Şiir

Şiir
Ben Osmanlıyım

Okudum Not Aldım

Okudum Not Aldım
Hayatta İki Şey

Türkçe... (Mi?)

Türkçe... (Mi?)
Tehlike...

Okudum Not Aldım

Okudum Not Aldım
Ne Çıkar Ateşböceği Sansalar Bizi…

"Koşmak İstemiyorum"

23 Şubat 2010 Salı



KKTC'nin ilk özel televizyonu Kanal T'de, Mesut Günsev'in hazırlayıp sunduğu Pazartesi Öyküleri programında Muammer Erkul'un "KOŞMAK İSTEMİYORUM" yazısını okuduğu video...

video

Bu kadar mı hoş yazılır, bu kadar mı güzel ikaz edilir..
"İkaz" bütün mânâlarını ihtiva ediyor burada...
"Dikkatini çekme, gözünü açma, hatırlatma, ihtar etme, işaret etme, tembih, uyandırma, uyarı, uyarma."
...
Ve yazının metni:
...
Koşmak İstemiyorum

Hepimiz, ama hepimiz ipi göğüslemek istiyoruz...

Ama hiçbirimiz koşmak istemiyoruz!

Değil mi?
*

Peki neden hepimiz kürsülerde alkışlanmak istediğimiz halde, hiçbirimiz pistlerde ter dökmek istemiyoruz?..

Cevap: Çünkü birazcık `tonton`uz ya, o yüzden de `tembel`iz!..
*

Ben bazen ne kadar `gıcık` olabildiğimin farkındayım... Ama sizden önce kendimi tırmalıyorum!

İnanın, yarınki gazetede çok güzel bir yazı okumak istediğim, sizlerden tebrik için telefonlar ve mektuplar beklediğim halde; şu sandalyeye yapışıp da güzel bir yazı çıkarmak zoruma gidiyor!..

Benden daha safını bilen var mı?
*

Sabahları nefesim ferah, dişlerim pırıl pırıl olsun istiyorum; ama yatmadan önce fırçayla macunun yakınından bile geçmiyorum!..

İllet oluyorum; kimdi şu `cırcır böceği ile karınca` hikayesini sallayan herif?.. O sensin değil mi cırcır böceği?..
.....

Günün birinde elbette öleceğimi biliyorum... Hücrelerime kadar da Cennet`e gitmek istiyorum. Ama...

Şu `ama`lar yok mu!..
*

Diplomayı almak istiyorum... Kendimi ispat etmek istiyorum... Şu okuldan kurtulmak istiyorum mezun olarak, ama şu nemene imtihanlar neyin nesi;

..ki, evde ders mi çalıştığımı, yoksa gece yarılarına kadar dışarıda mı dolaştığımı çıkarıveriyorlar ortaya!..
*

Her defasında mükellef bir sofra kuracağımı söylüyorum kendime; ama iyice acıkıncaya kadar bekleyip, mutfağa dalıyorum ve yardığım ekmeğin arasına ne bulursam atıp tıkınıveriyorum... Kim uğraşır şimdi pişirip-taşırmakla, bulaşık yıkamakla?..

Tertipli bir evde oturmak, düzenli bir bahçede dolaşmak, temiz kıyafetlerle, parlak ayakkabılarla ve cilalanmış arabalarla gezmek istiyorum...

Hatta her gün tıraş bile olmak istiyorum.
.....

Şurada yığılı kitaplardaki bütün bilgilere sahip olmak istiyorum; ama bütün magazin programlarını seyrettikten sonra uykum hemen geliveriyor!..

Sabah erken uyanayım da günüm ziyan olmasın, diyorum; ama `olur da duyarım` diye, saati kurmaktan vazgeçiyorum!..
*

Hepimiz...

Hepimiz ipleri göğüslemek istiyoruz, değil mi?..

Ama hiçbirimiz, hiçbir zaman `koşmak` istemiyoruz!

Sonra da sorgulamalar ve ardından suçlamalar başlıyor; `kürsülere çıkmıyoruz ve hiç kimse tarafından alkışlanmıyoruz` diye!..
.....

Bunun sizce bir mantığı var mı?..

Muammer Erkul
Türkiye Gazetesi
2006-09-10

Ömür boyu öğrenme

12 Şubat 2010 Cuma


Okullar olmasaydı, neyimiz eksik kalırdı, emin değilim. Okulsuz olmuyor, ama okullar da yetmiyor ki, kurslara; kurslarla girilen üniversitelere; o da yetmiyor, yüksek lisanslara hücum ediliyor, bu uğurda milyarlar harcanıyor. Acaba yerini buluyor mu?

Okulların durumu bir yana, bir de “hayat okulu” var. Bir diplomanın ömrü en fazla üç-beş sene. Devamını getirmeyen cahil kalıyor.

Hayat boyu öğrenme, pazarlamanın da, bilgi çağının da olmazsa olmazı. Ne yapalım?

1. Öğrenmeye meraklı dostlarımızın sayısını artıracak; düşünen, öğrenmeye zaman ayıran insanlarla beraber olacak, onların hünerlerini kapacağız.

2. Elimizin altında daima bir kitap bulunduracağız. Bir günde bitirmek şart değil. Her fırsatta okuyacak, okudukça okumamız hızlanacak.

3. Bir not defterimiz olacak, her gün “öğrenilecekler listesi” ve “bugün ne öğrendim” kaydedeceğiz.

4. Çok okumak değil, analitik düşünebilmek önemli. Öğrendiklerimizi zaman zaman yorumlayıp, hazmedeceğiz.

5. Öğrenmek, bilmek ve düşünmek hepsi yapmak içindir. Her gün işe yarar, yeni, farklı, değişik işler yapacağız. Yapan kesin öğrenir.

6. Öğrenmenin daha az etkili yolu öğretmektir: Öğrendiklerimizi aktaracak, paylaşacağız.

7. Zaman zaman öğrenme kaynaklarımızı arındıracak, işe yarayanlara yönelecek, mâ-lâ-yanî olanlardan uzaklaşacağız.

8. Hayat boyu öğrenmeyi, tozlu kitap raflarında değil, hayatın içindeyken, başkalarıyla birlikte gerçekleştirecek, birlikte öğrenmenin verimi ve eğlencesiyle keyifleneceğiz.

9. Zaman zaman, bilinen şablonların, kalıpların ve kabullerin dışına çıkacak, “kutunun dışından” düşüneceğiz.

10. Öğrenmemizi teşvik eden kişileri, işleri ve iş yerlerini tercih edecek, moralimizi bozdurmayacak, bozmaycağız.

11. Elimizin altında her an birden fazla proje olacak, onlar bize ilham ve hız verecek.

12. Sezgi, ilgi ve önceliklerimizi dinleyecek, sevdiğimiz işleri yapacağız.

13. Aksatmadan, sabahın en verimli anlarında en az bir çeyrek saatimizi mutlaka öğrenmeye ayıracağız.

14. Ara sıra kendimizi de ödüllendireceğiz.

15. Bu listeyi başkalarına da yayacağız.

Pazarola
İsmail Kaya
Türkiye Gazetesi
21 Temmuz 2008 Pazartesi

Fetih Marşı


Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle sûrun dişleri sökülecek!

Yürü: hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın?
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden..
Senin de destanını okuyalım ezberden…
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...

Elde sensin, dilde sen; gönüldesin baştasın...
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Yüzüne çarpmak gerek zamânenin fendini!
Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini!
Küçük görme, hor görme –delikanlım- kendini!

Şu kırık âbideyi yükseltecek taştasın;
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Bu kitaplar Fâtih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır;
Şu mihrap Sinânüddin, şu minâre Sinan’dır;
Haydi artık, uyuyan destanını uyandır!

Bilmem, neden gündelik işlerle telâştasın…
Kızım, sen de Fâtih’ler doğuracak yaştasın!

Delikanlım, işâret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan!
Sana selâm getirdim Ulubadlı Hasan’dan…

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Bırak; bozuk saatler yalan, yanlış işlesin!
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın...

Yürü, -hâlâ- ne diye, kendinle savaştasın?
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

Arif Nihat Asya

Yürüyelim Seninle İstanbul'da



Kırmızıyı sevdiğini bilseydim
hayâllerim kıpkırmızı olurdu

İstanbul hâlâ güneşin ardında
ufuklarında birkaç kara leke
birkaç kan pıhtısı dudaklarında
İstanbul hâlâ sevimli mi sevimli
ve hâlâ bir tomurcuk tadında
yürüyelim seninle İstanbul'da

korkusuz bir rüyâdır
bekler bizi Beykoz'da, Üsküdar'da
birkaç kuğu, birkaç mahzun kuştüyü
yenilgisiz bir muammâ gibidir
arar buluşmayan ellerimizi
deli rüzgâr yine sarhoş, hovarda

tam orada, Çamlıca yokuşunda
birkaç bulut çekelim gökyüzünden
damarlarımızdan geçirelim ve birden
bırakalım suların üzerine
sen bir defâ konuş, sen bir defâ gül
kumlu ebrûlar yapalım seninle
serpmeli ebrûlar, bülbülyuvası
hercâîmenekşe, gonca ve sümbül

yüzün bir ay gibi parlarken gecenin ortasında
yürüyelim seninle İstanbul'da
boğaziçi mağrur türkülerini
gözlerine baka baka söylesin
martılar üşüyünce
denizin sıcağında bulsunlar kalbimizi

anlayabilir misin
neden çıban gibi büyür bağrımda
büyür de kelebek olur bu sızı
kırmızıyı sevdiğini söyledin
bu yüzden mi günlerdir
İstanbul'da gül kokusu yayılan
tepeler kırmızı, sular kırmızı

İstanbul bilmeli ki, sahillerine
mehtâbı taşıyan senin bakışlarındır
İstanbul bilmeli ki, limanlardan gemiler
önce senin yüreğine açılır
uzaklarda bir yerde
toprağı öpmek için eğilen bahçıvanın
parmaklarında hüzün
sana doğru akan nehrin
ağlayan sûretidir

bir elimizde umut
bir elimizde sevdâ
yürüyelim seninle İstanbul'da
musikî kesilsin, tükensin yazı
çâresiz kalınca mızrap ve şiir
ozan bir kenara bıraksın sazı
ressam fırçasına neden mi kızgın
tuvalde çizgiler, renkler kırmızı
kırmızıyı sevdiğini bilince
çekilir mi artık güllerin nazı

Anadolukavağı'nda her akşam
burcu burcu bir rüyâdır hayâlin
karanlık, hüznünü düşürür dağa
kuşlar kanat çırpar, yıldızlar ağlar
endâmın her sabah iner toprağa

hasret, yanlızlığı çoğaltan deniz
ayrılık acıyla süzülür kandan
nefesin fermandır Topkapı Sarayı'nda
dönüşünü bekliyor rıhtımda şehzâdeler
öylesine yorgun, mahzun ve candan

İstanbul bir yanımda, sen bir yanımda
uykusundan uyanınca fırtına
dalgalar türkümüze âşina olur
yüzümüze bakınca deniz fenerleri
sahibini arayan gemilerin
çığlığıyla vurulur

tarih heyelandır hâinlerin ardında
İstanbul tarihin soylu anası
biz bu yürüyüşü çiğdemlerden almışız
sevdayı kız kulesi'nden
yalıların burukluğu altında
geçiyoruz sokaklardan delice

anlayabilir misin
beyoğlu'nda gezinen
hayâl kırıklığının benden türediğini
anlayabilir misin
kırmızı neden böyle
doldurur aynalara inleyen yüreğimi

sana giden yolların kavşağında
bir adam direniyor izini bulmak için
siliyor tanyerine akan alın terini
ufkunda sapsarı umudun rengi
mavi yitik, beyaz kızgın ve siyah
arıyor sessizce kaybolan günlerini

Gülhâne'de simit satan çocuklar
nasıl anlasınlar ellerimizin
neden böyle çekingen olduğunu
Ayasofya önünde tramvay bekleyenler
gökyüzüne dokunurken bu acı
kimdir diye sorsunlar içlerinden
birlikte yürüyen iki yabancı

biz gitsek de, İstanbul'da yine de
yıllar yılı gezinmeli bu sızı
benden bir yaralı şiir kalmalı
senden bir tebessüm, bir de kırmızı

Nurullah GENÇ

Bardağı yere bırakın!


Profesör elinde içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı.

Herkesin göreceği bir şekilde tutuyordu ve ardından sordu :

"Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?"

'50gm!' .... '100gm!' .....'125gm'

..diye öğrenciler cevapladı.

"Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem," dedi profösör, "ama, benim sorum şu ki:

"Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?"

'Hiçbir şey' ... diye cevapladı öğrenciler.

"Tamam peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?" diye sordu profesör bu kez.

"Kolunuz ağrımaya başlardı efendim" diye öğrencilerden biri cevapladı.

"Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?"

"Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı, batar vs gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!"... tüm öğrenciler çeşitli yorumlar
yaptı ve gülüştüler

"Çok iyi. Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?" diye sordu profesör.
"Hayır.." diye cevapladı herkes.

Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına sebep olan neydi?"

Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.

"Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?" diye tekrar sordu profesör.

"Bardağı bırakın düşsün!" diye öğrencilerden biri cevap verdi.

"Kesinlikle!" dedi, profesör.

"Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın. Bir mesele yokmuş gibi görünür. Uzun bir süre düşünürsün. Başınız ağrımaya başlar.
Daha uzun düşünün. Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur.

Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir.
Fakat daha önemlisi onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi). Bu şekilde strese girmez, ve her gün taze bir beyin ile uyanır ve her konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte olursunuz!

Bu yüzden bugün, sevdiklerinize şunu hatırlatın:

'Bardağı yere bırakın!'

(İnternetten...)

AŞK BELKİ...

10 Şubat 2010 Çarşamba


Her baktığımda, ilk defa görüyormuşum gibi...
Ama; kendimden bile önce tanıdığım...
Her saniye yeniden doğmak gibi...
Ama, asırlardır süren...
Kışa dönmeyen sonbahar; derin, duygulu...
Yaza dönmeyen ilkbahar; serin, coşkulu...
***
Ilık avuçlarında, kar taneleri...
Güneş sıcağı, gözleri...
Ve sözleri...
Ve sesi...
***
Böyle olmalı aşkın tarifi...
Ki, tarif edilememeli...
***
“Resmini çiz!” deseler...
Bacası tüten bir ev belki...
Belki gece yarısı terkedilmiş bir şiir...
Veya kaldırımların kanına giren...
Aşkın ayak sesleri...
***
“Resmini çiz!” deseler...
Her köşe başı ıhlamur kokar...
Yağmur kokar...
“Resmini çiz!” deseler...
Şehit akıncının dudaklarındaki tebessüm...
Veya...
Gecenin koynuna bırakılan gözyaşları...
Gizli ve mahçup...
***
Aşk, istemektir belki...
Belki bir ticaret; pazarlıksız...
Bedeli kalbinizdir... Bedeli herşeydir...
Sonrası bir uzun yolculuk...
Sonrası; nasip!
***
Tarifini sorsalar....
Her baktığımda, ilk defa görüyormuşum gibi...
Az kalsın ölüyormuşum gibi...

Murat Başaran
Türkiye Gazetesi

Zaman hep geç öğretir!

Sabır öğretilen bir şey midir?
Veya acıya dayanmak...
Olgunluk için bir müfredat veya hızlandırılmış kurs düşünülebilir mi?
Veya aşkın dersi olur mu?
***
“Eğitim şart!”
Şart da...
Geçen zamanın getirdiklerini, getirmemiş gibi yaşamak eğitimle mümkün olabilir mi?
Yani...
Elli yaşındaki bir adama...
Yirmilik delikanlı gibi düşünmeyi öğretebilir misiniz?
***
Hayatın sonunu hissediş derecesi, sadece adımlara yansımaz...
Bakışlara yansır...
Ses tonuna ve konuşma ritmine yansır...
Algılama ve değerlendirmeye yansır...
Çünkü ölümü düşünmek, gerçeği düşünmektir...
Ve hedefe daha yakın olan, geride kalan macera için daha anlamlı bir hissediş içindedir.
Yansıyan o hissediştir...
Ve insan hissettiğini söyleyemez ve yaşayamaz çoğu zaman...
Çünkü artık “geç”tir...
***
Öyledir...
Hayatın bir etabında...
Sizi sinirlendiren bir hareketi için muhatabınızın suratına tükürmek istersiniz...
Belki yaparsınız da...
Zaman geçer, tükürmek anlamsız gelir...
Ve biraz daha zaman geçer...
Acır ve dua edersiniz...
Ve zaman yine geçer...
Hatayı kendinizde ararsınız...
Yani... Zaman olgunlaştırır... Hayatın “geç” bir safhasında...
***
Bu hep böyle mi olur peki. Herkes için geçerli midir?
Hayır...
Aklın yaşı ve olgunluk, her zaman bedenin yaşına paralel gelişmez...
Büyük tecrübeler kısacık zamanlara sığar...
Veya uzun ömürler, tecrübe fakiri kalır...
***
Zamanla başa çıkmanın tek çaresi; bu derste kopya çekmektir...
Çaktırmadan “geç” kalanlara bakıp “ibret” alarak...

Dünya Hali
Murat Başaran
22 Şubat 2006 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Yavaş yavaş

“Kurbağayı kaynar suya atmaya kalktığınızda sıçrayıp kendisini dışarı atar ve hayatını kurtarırmış kurbağacık; ama normal ısıda bir suya atıp suyu yavaş yavaş ısıtırsanız o da suya yavaş yavaş uyum sağladığı için kasları gevşermiş ve farkına bile varmadan haşlanarak ölürmüş...”
Feyza Hepçilingirler Türkçe’nin ne hale geldiğini anlattığı kitabına bu öyküyle başlıyor.
***
Bizim ne hale geldiğimizle ilgili her konuya uyuyor aslında kurbağanın sonu...
Bize ne olduysa...
Hep yavaş yavaş ve alıştıra alıştıra oldu...
***
Televizyon evlerimize ilk girdiğinde...
Hani siyah-beyaz ve tek kanal...
Toplumun bir kısmı (onlar gericiydi!) ahlaki yapımızı bozacak diye tedirgin olmuştu...
Halbuki modern dünyanın sembolüydü baş köşeye oturttuğumuz...
Ama o günlerde ortalama bir Türk ailesinin, herhangi bir filmde öpüşme sahnesi çıktığı zaman nasıl sıkıntıya girdiğini de kısaca bir hatırlayalım...
***
Sonra senelerce yılbaşı/dansöz tartışması işgal etti aralığın son günlerini...
Suyun ılınmaya başladığı zamanlarmış; şimdi daha iyi anlaşılıyor...
***
Osmanlı’nın çöküş döneminde azınlıklara tanıdığı hakları yerden yere vuranlar, ekranda kiliseye sınırsız hürriyet, camiye ise müebbet vermişlerdi Batıcılık aşkına... Küçük Ev’in bütün sakinleri dindardı ve ne güzeldi! Ama hiçbir yerli dizide ezan sesi ve eli yüzü düzgün bir imam göremezdiniz...
***
Ve tartıştığımız, tedirgin olduğumuz her şeye alıştık...
Milli gelirimiz, özendiğimiz ve onlar gibi olmak için salya sümük çırpındığımız ülkelere henüz yetişemedi ama...
Zihniyet olarak ilericilikte onları kat be kat aştık; bu kesin...
Feci alıştık...
***
Dandik çocuk dizilerinde bile ilkokul bebelerinin aşkları için ailelerinin gösterdikleri hassasiyet göz yaşartıcı...
Yaşın kaç olursa olsun; sevgilin yoksa ya asosyalsin, ya da iflah olmaz bir mürteci...
???
Kadın haklarını bayrak yapanlar, sosyete ve magazin camiasının erkekleri için “eski aşk/ yeni aşk” tahterevallisinde “devremülk” haline gelen “yıldız”ları masaya yatırıp tartışmıyorlar... Tartışmaları için, işin içine illa ki “dayak” girecek...
Bu arada dayağın çağdışı olduğunda mutabıkız; ne hoş...
***
Her şeye alıştık...
Tedirgin olacak bir şey yokmuş...
Sadece...
Değerlerini ve reflekslerini kaybetmiş, ruhu haşlanmış bir millet var masada...
Kendisi hariç...
Her millete benziyor...

Dünya Hali
Murat Başaran
07 Aralık 2005 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Yaşama telaşı

Şehrin üstüne karanlık çöktüğünde, beynimizin içindeki yorucu gürültü de dağılır ve daha sakin, daha duru gerçek bir aydınlığa kavuşuruz...
Gündüzün aydınlığı ve curcunası gönlümüzün “has oda”sını örter...
Gecenin karanlığında ise orada kandiller yanar...
* * *
Gündüz beynimizin için darmadağınık bir mekan...
Gece de, gündelikçi kadın...
Gece bizimdir...
Bizim içindir...
* * *
Gündüz yaşadığımızı zannettiğimiz hayat, gece olunca başka iklimlerin rengarenk acı ve mutlulukları ile donanır...
İki farklı insanı oynarız çoğu kez; oynadığımızın da farkına varmayız...
Biri sokaklarda insanların arasında ve özgür görünen...
Diğeri ise dar mekanlarda ancak düşüncenin hür sathında şekillendirdiğimiz, acısı acı, korkusu korku, mutluluğu mutluluk olan iki insan...
* * *
Gündüz kendimiz olamayız nedense... En azından yeterince olamayız...
Çünkü sokaklar, çünkü insanlar, çünkü ne varsa...
Trafik levhaları gibi, yol gösterir, yasaklar, haber verir...
* * *
Gece, kendimizi bulur çıkarırız kendimizden...
Bir başağrısı çöküverir yanımıza, munisdir, sebebi vardır, çok da rahatsız etmez...
Yani...
Bir limanmış gibi geceye yanaşıp, gecenin aynasında gerçekle yüzyüze gelmek...
Gecenin sırrı nedir?
Neden içimize döndürür bizi?...
Neden acizliğimize yakın tutar?...
Ve neden gün ağarırken herşeyi unutuveririz?
Ölümü unutmak gibi...
* * *
Hatırlamaya çalışmak yorgunluktur...
Umursamak yorgunluktur...
Durup geriye bakmak da...
Sonra doktorlar, günün gürültülü aydınlığında teşhis koyarlar “stres” diye...
Reçeteye de ilaç olarak “kalabalık”ları yazarlar...

Dünya Hali
Murat Başaran
12 Ağustos 2000 Cumartesi
Türkiye Gazetesi

Yarım kalan şiir

Ordayken...
Benim aşkıma alışıktın İstanbul...
Her taşını hayranlıkla okşayan bakışlarımı fark etmiyordun bile...
Söylediklerimi duymuyordun...
Yandığımı görmüyordun...
Sayende İstanbul...
Ben: Mahallenin delisi...
***
Öfkelendim, Kasımpaşa oldum... Coştum, Boğaz’dım... İçime döndüm, Fatih oldum... Eyüp oldum... Eserken Çamlıcaydım... Ve zenginliğimle Sultanahmet...
Sen oldum...
Anlamadın...
Yanıp biterken İstanbul...
Ve seni de bitirirken...
Umursamadın...
Şimdi orda değilim...
Alıp aşkımı, uzaktan bakarken sana...
Sırf sen İstanbul kalasın diye...
Orda değilim...
***
Bir sadaka gibi...
Gülseydin ateşime...
Bir yetimin başını okşar gibi uzatsaydın elini...
Sana yazılmış en güzel şiir olur sinerdim sokaklarına...
Tacındaki milyonlarca pırlantaya ışık olurdum sonsuzluk boyunca...
Ama “yok” saydın İstanbul...
Aşkımı “yok” saydın...
***
Bir gün gelecek...
Biliyorum...
Rüzgârını arayacaksın... Tesbih çeken elini Üsküdar’da... Nezaketi arayacaksın Erenköy’ün köşklerinde... Ferahfeza keyifleri soracaksın nereye kayboldu diye Kanlıca’da...
Bir ayna arayacaksın bakıp görmek için kendini...
Sessizlik içini burkacak...
O gün adımı fısıldayacak bütün çıkmaz sokakların yakana yapışıp...
Binlerce yılın hesabını soracak sana...
Oturup ağlamak için kabrimi arayacaksın...
İstanbul...
Bir gün gelecek...
Gözyaşlarınla tamamlayacaksın mısralarımı...

Dünya Hali
Murat Başaran
15 Ağustos 2007 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Yarım kalan ne?

Hayata çakılı olduğumuz yerden bakınca gördüklerimiz yorucu ve karışık...
Bir dolu mesele.
Karmaşa ve heyecan. Huzursuzluk ve sabırsızlık.
Baş edilecek ne kadar çok problem ve varılacak onca hedef...
Bir çocuğun misketlerine bağımlılığı gibi, esiri olduğumuz ve onlarla var olduğumuzu sandığımız herkesin kendi eksikliğine göre oyuncaklar...
Kimisi için tabanca- tüfek...
Kimisi için teknoloji etiketleri...
Bazen otomobiller, bazen değerli olduğunun kalın kalın altını çizdiğimiz sanat eserleri...
Pahalı bir gözlük, markalı bir çakmak...
Hayata çakılı olduğumuz yerden bakınca gördüklerimiz yorucu ve karışık.
Veya bize itibar kredileri açan makam sahiplerinin elini, eteğini öpmeler...
Hayata çakılı olduğumuz yer...
***
Geçen gün erken çıkıp işten...
Hava daha kararmamıştı...
Gökyüzünü gördüm...
Sonra yol üstündeki ilk parkta durup, en yakın banka oturdum.
Epeydir uzak kaldığım eski bir arkadaşla hasret giderir gibi...
Aralık ikindisinin serinliğinin keyfinde...
Gökyüzünü seyrettim.
***
Aylaklığa davetiye değil bu.
Ama dört tane fatura için sabahın köründen gecenin kör vaktine kadar çalışmak veya iş için kıvranmak...
Ve veya o dört tane faturanın daha kalınlarını ve çözümlerini hayal edip...
Ve sonra daha...
Daha yüksek faturalar için...
Daha yüksek imkânlar...
Ama hep gökyüzünden uzak...
***
“Çalışanı Allah sever...” de, hayata kazık kakmak için çalışmayı nasıl ayırt edeceğiz?
***
Savaşlar, felaketler, karanlık senaryolar...
Eğer bu yüzyılın akıllara ziyan manzarası ise...
Bana ne?
Ben öldüğüm zaman yarım kalacak olan ne?
***
Hayata çakılı olduğum yerden kurtulup; bir bankta gökyüzünü seyrettim.
Gökyüzü bana “Her şeyi tamamlarken, yarım kalıyorsun!” dedi.
***
Bir çocuğun misketlerine bağımlılığı gibi, esiri olduğumuz ve onlarla var olduğumuzu sandığımız herkesin kendi eksikliğine göre oyuncaklar...
Kimisi için tabanca- tüfek...
Kimisi için teknoloji etiketleri...
Bazen otomobiller, bazen değerli olduğunun kalın kalın altını çizdiğimiz sanat eserleri...
Pahalı bir gözlük, markalı bir çakmak...
Hayata çakılı olduğumuz yerden bakınca gördüklerimiz yorucu ve karışık.
Veya bize itibar kredileri açan makam sahiplerinin elini, eteğini öpmeler...
Hayata çakılı olduğumuz yer...
***
Sahi...
Ben ölünce yarım kalacak olan ne?

Dünya Hali
Murat Başaran
05 Aralık 2007 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Ya sevmeseydik?

Gün yirmi dört saat...
Biter...
Sabah başlayan kısa yolculuk, akşam boyunca hüzün bulutlarının içinde geçse de, ertesi güne inancın gücüyle, biter... Ve bu bitmek, adamı bitirmez...
Sonraki günler vardır çünkü...
Yaşanacak yeni günler...
Film biter...
Başka filmler vardır; olacaktır...
Paketteki son sigarayı yakarsınız... Tiryakiyseniz ve yedeğiniz yoksa, hafif tedirginlikler yaşarsınız. Ama yeni bir paket... Hayata öksürük ve keyif katan alışkanlığı sürdürür...
Her şey biter...
Muhteşem sabah kahvaltıları...
İlk başta masanın manzarası, büsbütün bir hayatın anlamıdır sanki...
Doymaya başlayınca anlam kayması olur...
Bir başka sabaha kadar unutursunuz kahvaltıyı ve heyecan verici manzarasını...
Her şey biter...
Her şey yeniden başlar...
***
Biten ve ama yeniden başlamayacak olanlardır hayatımızı derinleştiren...
En önemlisi de, bu dünyadaki “yaşamak” yolculuğudur...
Sona doğru, kimi zaman adım adım, kimi zaman uçarcasına gidilen...
Yeniden başlamayacak olan...
Çocukluk gibi...
Okul yılları gibi...
Bütün dünyayı gözüne kestirecek deli heyecanlarla hayata saldırmak gibi...
***
Gerçeği unutmak, ertelemek ve kabullenmek üçgeninde...
Sevmek imdada yetişir...
Yetişmese...
Hiçbir günün, filmin, sigaranın, kahvaltının anlamı ve keyfi olmaz...
Sevmek yetişmese imdada...
Acılar, üzüntüler, yanlışlar, ihanetler, hüzünler bitirir adamı...
Günler bitirmez...
Onlar bitirir...
Ama sevmek yetişir imdada...
***
Depremlerin, dev dalgaların, yangınların, kazaların, hastalıkların üzerine rengarenk desenler sevginin gücüyle çizilir...
Sevginin gücüyle mısra mısra kovulur umutsuzluk...
Ve mutsuzluk...
***
Ya sevmeseydik?
Sevemeseydik?
Bizi seven, sevdiği için sevme duygusunu bize bahşeden ve sevilecek onca şey yaratan Rabbimiz’e şükretmeliyiz...

Dünya Hali
Murat Başaran
19 Ocak 2005 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Vaziyeti kurtarmak üzerine...

Memleket ahvaline girmek, üzerinde herkesin hoyratça at koşturabileceği ve zaten öyle de yaptığı bir atış sahasına girmektir ki, "iyi hissettirir" en azından...
"Fikir sahibi" gibi gözükmek bu açıdan kolay bir duruş şeklidir ve hiçbir sorumluluk gerektirmez.
"Bence..." diye başlayın ve sallayın gitsin...
"Olmalı", "Yapılmalı", "Doğrudur", "Yanlıştır", "Acilen" gibi hükümlerle atıp tutmak, klas ve etkili bir kroşe çıkarmak yerine, mevzuun karın boşluğuna çalışmaktan ibarettir aslında...
Bu geniş alanda rahatça koşturmak, sorumluluktan uzak olduğu için ve dahi "üfürülen fikrin" hayata geçmesi açısından "gereğini yerine getirme" mecburiyeti bulunmaması sebebiyle kullanışlıdır.
Ve kullanıyoruz...
.....
Sabah olduğunda...
Veya akşam...
Yani anlamadığımız ama en azından adını koyduğumuz zaman diliminin başlangıcında veya sonuna yaklaştığımızda...
Yüzümüzü yıkarken ayna karşısında...
Yahut akşam çöküverince alacakaranlığıyla...
Herkesin derin bir köşesinde duran soru, kıpırdar şöyle bir yerinden...
"Nereye gidiyorsun?.."
Bu sorunun cevabı zordur, geciktikçe daha da zorlaşır...
Ve hemen ıslık çalmaya başlayıp, yok saymak gibi bir yalancı konfor da yanıbaşındadır.
Cevap vermek, sorumluluk almak ve gereğini yerine getirmek mecburiyetiyle karşı karşıya bırakır insanı.
Çünkü...
İnsan, kendine atıp tutmakta zorlanır.
İnsan!..
.....
"Erkek" olmak, derin bir kavramdır ve sadece cinsiyeti belirleyen bir "sıfat"tan ibaret değildir.
"Erkek" olmak, inandığını söylemek ve söylediğini yapmak demektir.
Herşeye rağmen...
Sonucu, her sabah "inanmadığım ama mecbur olduğum işi yapmaya" veya "layık olmadığım yeri işgale gidiyorum" demeyi gerektirse bile...
Herşeye rağmen...
Gerçeği telkin, olması gerekene yol açmaktır.
Halbuki...
Aynanın karşısında vaziyeti idare etmek; bir dağın altında ezilmektir...
.....
"Nereye gidiyorsun?"
Yani, "neden gidiyorum?, "neden yazıyorum?", "neden seviyorum?", "neden küsüyorum?", "neden istiyorum?"...
"İşe yarar" cevap, "doğru cevap"tan sonra bulunur?
"Gerçek cevap"tan sonra...
.....
Memleket ahvaline girmek...
Kendi ahvalimiz dururken...
O zor sorunun ağırlığına karşılık bir rehabilitasyon arayışıdır...
Neye yarar?

Dünya Hali
Murat Başaran
22 Nisan 2003 Salı
Türkiye Gazetesi

Uzak

Çok uzaktayım şimdi...
Oyun bitti. O telaşlı ve heyecanlı kalabalık... Sonra sahnedeki macera... Bitti...
Salon boşaldı.
Işıklar söndü.
Herkes gitti.
Ben buradayım. Ve burası çok uzak...
***
Elimde bilet...
Yanlış yer için... Yanlış zamanda...
Gecenin dipsiz kuyusunda.
İstasyonun yapayalnızı...
Yarın sabaha kadar soğuğun ve ıssızlığın...
Gün ağardığında yabancı bir kalabalığın içinde...
Yapayalnız...
Kaldığım yer, gidemediğim yerden çok uzak...
Çok uzaktayım şimdi.
***
İki kelimeyi sarıp sarmalayıp kalbimin içinde...
Senin için.
Söylemeye kıyamamıştım!
Kullanılmamış ve saf ve tertemiz...
Çok güzeldiler.
Senin içindiler...
Söylemediğim yere çok uzağım şimdi.
Senden çok uzaktayım.
***
Bu mevzide kurtaracaktık dünyayı.
İnancın, aşkın, cesaretin adı olmuştuk hani.
Sonsuzluğa ertelemiştik ya, yaşanacak ne varsa ve Allah için...
Bu mevzide kurtaracaktık kendimizi...
Ne kılıçlarımız ışıldadı, ne güllerimiz açtı.
Bizi şimşek gibi yerimizden fırlatacak o beklediğimiz nara hiç yankılanmadı.
Uzun ve yalnız bir nöbetin sabrında...
Çok uzaktayım şimdi.
***
Bir elimde geçersiz bilet...
Diğerinde paslı bir kılıç...
Sonra biriktirdiğim kelimelerle...
Bekliyorum.
Ve biliyorum; çok uzaktayım...

Dünya Hali
Murat Başaran
02 Ocak 2008 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Uyandırma servisi

Şimdi sonbahardan bahsetmenin vaktidir Eylül kapımıza dikilmişken...
Serin rüzgârları ve sarı yapraklarıyla hüznü mırıldanır davetkârlarına...
Uyandırma servisi gibidir hayat otelinin...
“Yok” sayamazsınız sırtınızı dönüp...
Ömrünüzden kayıptır tadını çıkarmamak...
***
Hüznün tadı...
Hüzün öldürmez... Hayata buruk bir kıvam katar sadece; o kıvamdan anlam çıkarmak bize düşer...
Hüzün ruhun derinlikle yoğrulmasıdır...
Zamana karşı mukavemet sağlar. Geçmişi, bugünü ve geleceği aydınlatır. Zamanı anlamayı aydınlatır...
Başıboş sürüklenişe tatlı bir frendir; ayna tutar halimize...
***
Tutup kolumuzdan bir kaldırım çay ocağına oturtur; demli bir çay ikramıyla...
Günün bir adım dışına taşır rahat görebilmemiz için...
Dakikaların hızı kesilir; düşüncenin hızı artar...
Ayak ucumuzda sarı yapraklar...
Yanağımızda serin bir rüzgâr...
Merhaba Eylül...
Merhaba hayatım!
***
Bir doğum günü partisidir Eylül’ün çekiştirmesi tenhalara...
Yalnız kutlanır...
Geride kalanları gösterir önce...
Ve “yarın” diye bir şey olmadığını...
“Bugün”ün elini tutup avucumuza koyar; sımsıkı kavramamız için...
***
Okullar açılıyor...
Ramazan geliyor...
Kış bastıracak...
***
Kaçıncı okul heyecanı...
Kaçıncı Ramazan sevinci...
Kaçıncı kış telaşı...
***
Eylül...
Ve sonbahar...
Yorulduğumuzda oturmak istediğimiz bankın nemli olduğunu görünce yaşadığımız çelişkidir...
Kısa süren...
Gülümseten...
Merhaba Eylül...

Dünya Hali
Murat Başaran
30 Ağustos 2006 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Tetiği çektiğin zaman...

Kelimeler, cephane gibidir...
Tabanca gibidir...
Kurşun gibidir...
Ruhsatsızdır...
Herkes kullanır...
Tetiği çeken kol tutulur belki...
Kelimeler tutulmaz..
***
Kimi, sağa-sola rastgele ateş açan sarhoş kovboydur...
İnsanlar bir kaza kurşununa denk gelmemek için çekilirler ortalıktan...
Sarhoş kovboy atar-tutar...
Bir adet gürültüdür...
Ve çekilmezlik...
***
Kimi, bütün mühimmatını evde bırakmıştır sanki...
Yüreğiyle yaşar...
Herkes selâm vermek için can atar, yol verir...
Tabancasına davrandığı görülmez hiç...
Tebessümüyle söyler söyleyeceğini...
Ama bilinir ki, gün gelir tetiği çekerse eğer, tek kurşunla halleder karşısındakileri...
Kaç kişi olursa olsun...
***
Bir kurşun öldürür bazen...
Bir hayatı söndürür...
Bazen de...
Bir aşkı doğurur yüreğinden...
Saf ve temiz bir kelime...
***
Kurşun satın alınır...
Kelimeler öğrenilir..
***
Yüzünden anlarsınız insanın neye sahip olduğunu...
Ya kaçarsınız ondan köşe bucak...
Yaralanmak kimsenin işine gelmez...
Ya da koşarsınız yanına...
Huzur güzel şeydir...
***
Peki ya bizim kelimelerimiz?..

Dünya Hali
Murat Başaran
23 Kasım 2005 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Tarhana çorbasının sırrı

İftar saatinin erken olduğu şu Ramazan günlerinde, “evde yenen akşam yemeğinin hasretiyle”, eski bir yazımı arzediyorum...
Bence tam zamanı çünkü...
* * *
Bazı lüks restaurantlar vardır...
Bazı lüks oteller...
Orada parayı yediğiniz yemeğe değil, güya aldığınız hizmete ödersiniz. Orada masa örtüleri pahalıdır. Orada garsonların aylıkları yüksektir. Oradaki porselenler, çatal kaşık takımları ithaldir...
Sıradan vatandaş mönüden bir şey anlamaz. Çoğu zaman yabancı dil bilmek bile kafi değildir...
Ve yemekler lezzetli değildir... Oraya gidenler zaten bunu umursamaz...
Umursayamaz...
Farkedemezler çünkü...
Mide ile işkembe arasında fark vardır çünkü...
Oralar midelerin değil, komplekslerin tatmin yerleridir...
Bazı lüks restaurantlar dedim...
Hepsi değil tabii...
* * *
Bazı lüks insanlar vardır...
Etiket kokarlar...
Gözlükleri pahalıdır. Çakmakları ve saatleri de... Uzaktan baktığınızda -eğer hareket etmiyorlarsa- saygıdeğer insan görüntüsü verirler.. Ama en ufak hareketlerinde veya konuşmalarında, çuvala sokulmaya çalışılmış bir mızrakla karşı karşıya olduğunuzu anlarsınız...
Bir şeyler akar, bir şeyler dökülür... Tablo bozulur... Manzara sırıtır...
Yerli yerinde olmayan bir şeyler vardır.
O pahalı gözlüklerin, saatlerin, gömleklerin ve kıyafetlerin mağaza vitrinlerindeki cansız mankenlerde bile daha sıcak, daha anlamlı durduğunu düşünürsünüz. Şıklığı aksesuarlar sağlıyorsa, içindekinin şık olmadığı gerçeği ortaya çıkar...
İşin kötüsü onlar bunu da farkedemezler...
Oldu zannederler...
Oldum zannederler...
Bazı lüks insanlar vardır...
Etiket kokarlar...
Hepsi değil tabii...
* * *
Bazı evler vardır... Geniş evler... Gösterişli evler... Zengin evler... Eşyaları topluca alınmıştır... Dekoratörlere danışılmıştır. O eşyalar kıyafetler gibidir... Modaya ve mevsime göre değişirler... O eşyalar eskime asaletini yaşayamazlar...
O eşyalar yaşayamazlar...
O eşyaları yaşayan da yoktur...
Bazı evler vardır...
Lüks oteller gibidir...
Akşama tarhana pişiren, çorbanın yanına sürpriz hazırlayan anne yoktur...
Akşama evdekiler için üç-beş bir şeyler almanın telaşı ve gayreti içinde eve dönen baba yoktur.
Akşam babasını gözleyen çocuk veya çocuklar ve akşam yemeğini mutluluğa dönüştürecek aile duyguları yoktur...
Bazı lüks evler vardır; lüks oteller gibidir...
Hepsi değil tabii...
* * *
Bazı lüks evler, bazı lüks restaurantlar ve bazı lüks insanlar vardır... Bu üçgenin derininde yaşanan ortak kader mutsuzluktur...
Çaresini bir türlü bulamazlar...
Bir türlü satın alamazlar...
Ve farkında oldukları ama çaktırmadıkları tek şey de budur: Mutsuzluk....

Dünya Hali
Murat Başaran
25 Aralık 1999 Cumartesi
Türkiye Gazetesi

Şiir, kendisi gelir!

Bir mısra söylemek.
Öyle bir mısra ki, bir damla su; çölün ortasında, sıcağa inat ve başı dik...
.....
Öyle bir mısra ki; miras...
Defterlerin ve kitapların hafızasına aşkla kazınmış...
Yanına yarenlik etsin diye bir gül yaprağı konmuş.
Bir mısra...
Yıllar sonra...
Herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde heyecanla paylaşılan.
Sevgilinin yanında...
Dostun yanında...
Bir bardak çay, derin bir nefes ve hayata merhem gibi sürülen...
Bir mısra...
.....
Yeri gelir...
Saatler süren sohbetlerin...
Bir "yaşamak" sancısının adını arayışların...
Kimi zaman o tarifsiz ürpertilerin...
Yanmaların...
Yüreğin kuş olup uçacağı heyecanların...
Hani kelimeler aciz kalır ya...
Bir masum bakışın...
Anlatmaya ve anlaşılmaya muhtaç bir masum bakışın...
İmdadına yetişir.
Bir mısra.
.....
Bir mısra...
Müebbet bir derin nefesin, prangalarından kurtulup özgürlüğüne kavuşmasıdır.
Nihayet; baktığını görmek, gördüğünü anlamaktır.
Üç beş kelimedir belki, hayatı taşır sırtında bütün sırlarıyla...
.....
Öyle bir mısra ki; o andan itibaren sahibi şairdir.
Gayrı tek söz söylemese bile kıyamete kadar...
.....
Her mısra değil!..
Çoğu seraptır; her coşkunun ve heyecanın ve dahi hüznün gayretiyle "o mısra" zannedilmiş...
Çoğu sadece zan!..
.....
Öyle bir mısra ki...
Acıdan damıtılır ancak...
Sahibi, dönüp bakamaz "şair"liğine...
Ani ve katı bir huzurla, donuk bir tebessümdür yaşattığı.
Acının makamından, hüznün makamına yükseltir.
Çünkü o mısra...
Sahibi için, geç kalmış bir mısradır.
Çağrıldığı zaman değil, istediği zaman gelir...

Dünya Hali
Murat Başaran
29 Nisan 2003 Salı
Türkiye Gazetesi

Sonbahar fakültesi

Ne işim var benim burada? Annem nerede?
Şimdi ne olacak? Eve gitmek istiyorum. Oyuncaklarımı istiyorum.
Ben çizgi çizmek istemiyorum...
En güzel çizgiler benim çizdiklerim...
Annem dışarıda bekliyor mu acaba?’
İlkokul; bir...
.....
"Bu matematikçi çok ters bir adama benziyor...
Zil çalsa da teneffüse çıksak... Çok susadım.
Hiçbir şey anlamadım ben bu "x"ten, "y"den...
Evde bakarım. Boş ver... Son ders beden... Top oynarız.
Ben büyüyünce avukat olacağım... Yok, yok bilgisayar mühendisi olmak daha iyi.
Versene oğlum silgimi..."
Ortaokul; bir...
.....
"Çok güzel yaaa... Ama çok zenginler...
Saçlarımızı da yapamadık sabah sabah. Şopar gibiyiz...
Kesin bana bakıyor işte oğlum... Zengin mengin... Çok güzel...
Anlamadım hocam... Tamam hocam...
Bi ehliyet alsam... Araban yok. Ehliyetin olsa ne olacak...
Babamınki de hurda...
Yarın imtihan mı var? Hadi be... Ne zaman çalışacağız yaa..."
Lise; bir...
.....
"Girdik bu bölüme de... Biter mi acaba?
Güya ekonomi okuyacaktık. Okula bak: Hititoloji...
Neyse... Kapağı attık ya...
Diploma diplomadır.
Aslında bi yandan İngilizce kursuna gitmek lazım...
Şu yurt işi hallolsa... Enişte gıcık adam... Fazla kalınmaz orada...
Offf. Dört sene ya... O da biterse... Askerlik... İş..."
Üniversite; bir...
.....
"Yine sonbahar... Ah şu serin ama üşütmeyen havalar...
Tertemiz... Yeşil sararıyor... Yapraklar dökülecek... Hani renk cümbüşü... Erken sararanlar, dökülenler, o sırada hâlâ yeşil olanlar... Kızıl olanlar...
Aman Yarabbi...
Sonbahar... Şu son lafı hiç yakışmıyor bu mevsime...
Son mu? Başlangıç mı?
Yine son bahar. Yinelenen son olur mu?
Hazan...
Daha güzel...
Hazan; ölümü hatırlatan yaşamak arzusu...
Yaşamanın farkına varma duygusu...
Hazan..."
Hayat; otuz, kırk, elli...

Dünya Hali
Murat Başaran
15 Eylül 2004 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Son sefer

Ne farkeder?
Ha sabah olmuş...
Ha akşama yakalanmışım...
Bu istasyonda, kırık dökük bankın bir ucunda...
Oturmuşum.
Hayatı seyrediyorum.
Dörde katlayıp iç cebime koymuşum İstanbul'u...
Bekliyorum...
.....
Kaçırdığımı zannettiğim bütün trenler...
Bütün vapurlar...
Ne varsa bir yerlere giden...
Dönüp dolaşıp geldiler...
Anladım sonra geç olmadan...
Onlar kaçırmış beni ve bensiz kalmışlar gitmenin telaşlarında...
.....
Ne farkeder?
Ha sabah olmuş...
Ha akşama yakalanmışım...
İsteyen istediği yere gitsin; hep birlikte koca dünyanın üzerinde...
Dönüp dolaşıyoruz...
Ben hayatı seyrediyorum; oturduğum yerden...
Onlar gittiklerini zannediyor.
Üstelik İstanbul cebimde...
.....
Bu istasyonda, kırık dökük bir bankın ucunda...
Yaşanmış günleri biriktiriyorum, eskiciye vermek için...
Okunmuş ve kuponları kesilmiş bir gazete gibi sakin...
Ve ama huzur içinde...
Zamanı seyrediyorum.
.....
Trenler geçiyor...
Vapurlar kalkıyor...
Herkesin itiş-kakış bindiği...
Gitmenin telaşlarında; geri döneceklerini düşünmeden...
.....
Bir an gelecek...
Yaşanmış günlerle, yaşanmamışların arasında...
Belki sabah, belki akşam; farketmeyecek...
Bir gemi veya bir tren...
Sadece İstanbul'la benim için...
Yanaşacak yalnızlığıma...
.....
Bekliyorum...

Dünya Hali
Murat Başaran
19 Ağustos 2003 Salı
Türkiye Gazetesi

Son sakin veya artık çok geç...

Her sonbahar, bir öncekinden daha sonbahar...
Ve hangi sonbahar sondur bilinmez...
Yaralı kalbim, birbiri peşi sıra gelip geçen mevsimleri seyrederken, bekleyişin hüznünde derinleşiyor ama ölüm düşüncesiyle titriyor.
Saatini son defa kontrol eden adamın “Artık gelmez...” kırıklığı ve mahzunluğu...
Ve sanki biraz önce can vermiş gibi toprağa yayılmış yola, yine son bakış...
Ve bitmişlik...
Ve bu bitmişliği anlama gayreti...
Evet... “Artık çok geç...”
***
“Artık çok geç”e çok az zaman kaldı...
Bunu hissediyorum...
Ağlamak istiyorum...
Bu teslim oluş ne kadar kendiliğinden gibi gözükse de öyle değil...
Ben pazardan eli boş dönen talihsiz...
Ben sonbahara esir...
***
Terkedilmiş kasabanın son sakiniyim...
Onurlu direnişimin alnıma yapıştırdığı delilik beratını umursamıyorum...
Bu saatten sonra neyi umursamalıyım veya ne...
***
Ben buradayım...
Son sakinim...
Son sonbaharı yaşayan ve her an bu derin uykudan uyanıp, “Her şey rüyaymış” diyebilmeyi hayal eden...
***
“Artık çok geç”e çok az zaman kaldı...
Ben buradayım...
Son sakinim...
Gönlümün gül bahçesi arsız ayrık otlarının istilasında...
Son tomurcuk açamadan kurudu...
Ben buradayım...
Bir ders kitabının arasına konmuş ve kurumuş bir hatıra çiçek gibi...
“Artık çok geç”e çok az zaman kaldı...
Bir sahafın elinde kalmış ve tedavülden kalkmış ama vakti zamanında çok okunmuş ders kitabı gibi...
Ben son sakinim...
Yeşermek ve serpilmek için bir yudum sevgiye ihtiyaç duyan ama yalnızlığın öldürdüğü...
Ben son sakinim...
***
Gözlerimde hüzün...
Dudaklarımda tebessüm...
Galiba böyle öleceğim...

Dünya Hali
Murat Başaran
28 Kasım 2007 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Son dakika!

Her şeyi çok çabuk yapabilmek...
Her şeyden haberdar olabilmek...
Hızlı yaşamak...
.....
Hayata zenginlik katan heyecanlarımız azalıyor...
Ve ama sükunetimizi de kaybediyoruz...
Hız, otobüsü kalkmak üzere olan adamın tedirginliğini yaşatıyor bir ömür...
.....
Hıza kavuşmak, hayatımıza boş alanlar açmıyor "huzur"u hissedebilmek için...
Hız, coğrafi olarak hareket sahamızı genişletme cür'etini kazandırıyor.
Gidip duruyoruz...
İşyerimiz önceleri iki sokak ötedeydi...
Sonra birkaç mahalle girdi araya...
Şimdi şehirlerarası yaşıyoruz.
Uzak yerler yakın oluyor; yakına gitme süresi neyse onu yine kullanıyor ve uzağa gidiyoruz...
Uzağa gitmenin tadı kalmıyor; heyecanı kalmıyor...
"Yolluk" hazırlayanınız var mı?
.....
Saat başı haberler... Altyazı bantları...
İnternet...
Yetmedi, cep telefonuna anında servis...
Son dakika gelişmeleri...
Her dakika, on tane son dakika gelişmesi olamayacağına göre...
Lüzumlu lüzumsuz demeden, her şeyi öğreniyoruz...
Malumatfuruş hallerde, tefekkürü kaybediyoruz.
Öğrenmekten, takip etmekten, düşünmeye fırsat kalmıyor...
.....
"Haber almak" heyecanı yok artık...
Özlemek yok...
Şaşırmak yok...
.....
Daha çok insan görüyoruz...
Muhatap oluyoruz...
Ama tanımıyoruz. Tanıyamıyoruz...
Dostlukların derinliği azalıyor...
"Derin dostlar" kalabalıklarda kayboluyor.
.....
Her şeyi çok çabuk yapabilmek...
Her şeyden haberdar olabilmek...
Hızlı yaşamak...
.....
O kadar çok şey yaşıyoruz ki...
Yaşamaya vakit kalmıyor!

Dünya Hali
Murat Başaran
02 Mart 2004 Salı
Türkiye Gazetesi

Son adres!..

-1-
O, bütün dünyayı sırtlayacağına inanmıştı...
Ülkeleri ve şehirleri hallaç pamuğu gibi atmış, gitmedik yer bırakmamıştı...
Uçuyordu...
Başarısı, bir gölge gibi onu takip ediyor; bazan ona yetişemiyordu bile...
Herkes ondan bahsediyor, kimi gıpta ediyor, kimi kıskanıyordu...
Büyük adamdı vesselâm...
Kendisi de bunun farkındaydı...
Beynine bir vursa dünyanın, pekmez gibi akıtırdı safrasını...
Gözlerinden okunuyordu bu inanç...
Fısıldasa dünya duyuyordu...
-2-
O, akşam eve dönüş sancıları içindeydi...
Yazlık sinemada seyrettiği filmlerin fakir jönü gibi, herkes ondan alacaklıydı...
Hayat bile...
Kaçacak yeri yoktu...
Halini kendisi bile anlamıyordu.
Ki başkasının anlamasını zaten beklemiyordu...
Bir gün daha, dün gibi bitiyordu...
Aynı şekilde bitiyordu...
Dünyanın altında ezilmişti sanki...
Çığlıklarını kendisi bile duymuyordu...
-3-
O, herhangi biriydi...
Herkes gibi...
Aslında herkes, herhangi biriydi...
Devlet başkanı da olsa, sıradan bir memur da olsa...
Patron da olsa, işçi de olsa...
Herkes herhangi biri...
***
Ne hissederseniz hissedin...
Belki karşı konulamaz bir aşkın pençesinde demleniyorsunuz...
Belki ayrılıklara yazıldınız...
Belki zenginsiniz...
Belki fakir...
Ne fark eder...
Çünkü...
***
Çünkü ölüm var...

Dünya Hali
Murat Başaran
21 Kasım 2007 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Slm.Nbr?

Hayatında hiç balta tutmamış, odun kırmamış, bir sobayı tutuşturup ısınmanın keyfine varmamış...
Bir çeşme başında kuyrukta bekleyip bir bidon su doldurmamış...
Yer yatağından uyanıp, yer sofrasında aynı kaba kaşık sallamamış...
Gaz lambasının titrek ışığında kitap okumamış...
Kuzine’de ekmek kızartmamış, portakal kabuğunu o kızgın demirin üstüne koyup odasına rayiha katmamış...
Ve fakat hayatı anlamaya çalışıyor genç adam; aşkı anlamaya çalışıyor...
***
Senin kelimelerin yok; sen ona yan önce...
Nasıl söyleyeceksin kalbindeki yangını? Nasıl?
***
Nasıl “Yunus” olunacak?
Oduna gerek yok ki, düzgününü arasın garibim...
Doğal gaz faturaları da “otomatik ödeme”de...
Hani yollayıp fatura ödetsen, kuyrukta beklesin, sabrı öğrensin diye...
O da yok...
***
Kelimeleri de yok...
Sadece; slm, nbr...
***
Ama haklarını yemeyelim; sanal olan her şeyi kavramış durumdalar...
Sanal: Gerçekte yeri olmayıp, zihinde tasarlanan, mevhum, farazi... (TDK Sözlük)
Aşkına dair bir cümle yaz... Mektup veya kart... Postaya ver... Aşkın o postayı beklesin...
Sen de cevabını...
Ama olmaz...
SMS veya MSN varken...
İster çiçek yolla anında görsün ekranında...
İstersen “gülümseyen” bir yüz...
Cevabın gelmesi de beş-on saniye...
Bir kalp veya “kızgın” bir yüz...
***
Beklemek öğrenmektir hâlbuki...
Isınmak için odun kıracaksın, sobayı tutuşturacaksın...
Vücudun ve beynin çalışacak.
Beyin “kelimelerle” çalışır...
Kelimelerle düşünürsün...
Düşündükçe öğrenirsin...
Gün gelir de elektrikler kesildiğinde veya sular veya doğal gaz...
Telekomünikasyonsuz kaldığında...
İşe yarar...
Ateşi, suyu, toprağı hatırlarsın...
Konuşacak kelimelerin olur...

Dünya Hali
Murat Başaran
12 Aralık 2007 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Sevgimin kurdelesi ateşten

Bir yıl daha geride kalırken, geleceği düşündüm...
Ölümü...
Yeni bir yıl... Yeni umutlar...
Palavra...
Yeni bir yıl, sona biraz daha yaklaşmak...
Nasıl bir son?
Bu sorudan korkmadan, hediyelik eşya satan dükkanlara saldırmak arsızca...
Ve plastik sevgileri... kurgulanmış sevgileri, eciş bücüş ama rengarenk para tuzaklarına gömüp paketlemek sonra...
“Al... Seni hatırladım... Ve senin için zahmete girdim... Bu anlamsız ambalaj, sana sevgimi gösterebileceğim yegane vasıtadır... Çünkü sevgim o kadar derindir ki (!) ancak bu ucube ifade edebilir...”
“Bu sene yılbaşı hediyeliklerinde ne moda?”
***
Bir yıl daha geride kalırken, durduğum yer, kendime ve sevgilerime ve sonra ölüme baktığım yerdir...
Yılbaşı, takvimin kulağımızdan çekip “Zaman geçiyor” haykırmasından ibarettir aslında...
Ama...
Ama bize dayatılan, sonsuza yeni bir başlangıç yaptığımız paranoyasıdır...
“Yeni yıl... Yeni heyecanlar... Yeni umutlar...”
***
Karamsar mıyım?
Evet... Doğru...
Böyle bir iyimserlik faciası karşısında, sorgulanması gereken karamsarlığım, daha da artıyor...
Daracık bir yerden baktığımı söyleyecekler belki ama, ısrarlıyım...
Kutlu, mutlu, belirli günler, hediyelik eşya sektörünün dayatması altında çoğalıyor ve anlamsızlaşıyor giderek...
Ve işin acı tarafı...
Sevgi ve hediye gibi mukaddes bir duygu ve eylem, işporta malı oluyor...
***
“Bu sene yılbaşı hediyeliklerinde ne moda?”
“Ucuz bir hediye bulmam lazım... Ucuz ama gösterişli...”
***
Kimi kandırıyorsunuz?
Veya kandırılmaya razı insanların içinde ne işiniz var?
***
Ben...
Seviyorsam eğer...
Gözlerim söyler bunu...
Duruşum...
Bakışım...
Ateş olur, yakarım...
Yangınım hayat verir...
Paketlenemez...

Dünya Hali
Murat Başaran
21 Aralık 2005 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Sevda gayretten sorulur

Toprağın ve çiçeklerle yaprakların gecenin nemiyle hemhal olduğu...
Kepenklerin henüz sessizliği yırtmadığı bir sükunet vaktinde...
Gecenin eteklerini sürüdüğü yavaş yavaş geçip giderken...
Ufukta güneşin habercisi belli belirsiz bir koyu kızıllık...
Kızkulesinin gözleri kapalı henüz ...
Çamlıca boz bulanık bir sisin alaca karanlığının derinliğinde...
Serin/soğuk okşayışlı bir rüzgarla...
İstanbul...
Halâ İstanbul...
Eğer yorgana sığınmadıysanız ve sahilde veya boğazın görülebildiği bir yerdeyseniz...
Üşümek ve İstanbul’a muhabbetiniz varsa...
***
Her cümlenin sonuna üç nokta konur mu ve hangi imlâ kaidesi hoş görür?
***
Bir kurşundan kaçarken yaşamak için...
Veya ölmeye razıyken “aşk”tan yana durup...
Ne kitapta yeri bulunur, ne de kaidelerin h ükmü vardır.
***
İstanbul yarısı karalanmış bir şah bestedir.
Nağmesi kulaklarımızda...
Ve aşk hafızada kalan hatıralarla değil, kalpte sızlayan yaralarla yaşar.
Hafıza nisyan ile malûldur.
Ya aşk yarası?
***
İstanbul aşk!
Aşk İstanbul!
Aşk ki ayrılıktan ibaret...
Aramak bir ömür boyu...
***
Kızkulesinin uykusunda...
Erguvan yaprağında/ çiy damlasında...
Gecenin eteklerinde...
Kimsenin aramadığı...
Veya olmadığını sandığı yerlerde...
Aramak...
***
Gündüz elinde kalemle karalarken satır satır...
Gecenin elinden tutmak...
Çünkü...
Bir kurşundan kaçarken yaşamak için...
Veya ölmeye razıyken “aşk”tan yana durup...
Ne kitapta yeri bulunur, ne de kaidelerin hükmü vardır.
Sevda gayretten sorulur!

Dünya Hali
Murat Başaran
16 Mayıs 2007 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Sesimin geldiği yer

Benim sevdam...
Ruhumun ve canımın kanatlarıyla sarıp sarmaladığım...
Onun için, yaşadığım...
.....
Kopuk bir hevesin üfürmesi değildir, durduğum yeri ve duruşumu bana ait kılan...
Bir bıçak sırtında; sevmek ve ölmek arasında görünen...
Ama huzur içinde...
Gönlüm ve zihnim sakin...
Nerede olduğumun farkındayım!
.....
Öylesine sevmek ki bu...
Ölesiye sevmek değil, şuursuzca...
Sevgiyi, ölüm eşiğinden başı dik geçirmek telaşı...
Hesap gününe yakıştırmak telaşı.
Veya;
Sevgiye ölümü öğretmek, sonsuzluk için...
Çünkü,
"Bir ömür boyu", çok kısa!
.....
Benim sevdam...
Ruhumun ve canımın kanatlarıyla sarıp sarmaladığım...
.....
Ben bu sevdayla geldim Söğüt'e...
Bu sevdayla taşıdım düzgün odunları dergâha...
Sevdamı diktim İstanbul burçlarına...
Dağları delen de sevdamdı...
.....
Konuşuyorum...
Gönlüm ve zihnim sakin...
Bir bıçak sırtında; sevmek ve ölmek arasında görünen...
Ama huzur içinde...
Nerede olduğumun farkındayım...
Başım dik...
Konuşuyorum...
Arkamda Fatih var, Yunus var, Mevlana var...
Arkamda coğrafyaları gönlünün heybesine doldurmuş, coğrafyaların gönlüne yazılmış bir tarih var...
.....
Kopuk bir hevesin üfürmesi değildir durduğum yeri ve duruşumu bana ait kılan...
Yediyüz yıldır...
Üç kıta ve yedi iklimde...
Benim sevdam...

Dünya Hali
Murat Başaran
10 Haziran 2003 Salı
Türkiye Gazetesi

Serin sarı

Şehrin bütün sarı yaprakları...
Serin ve nemli...
Yüreğime düşüyor; erken bir sonbaharın ortasında...
Hüzün topluyorum yürüdüğüm yollardan...
Herkes gibi, herkesin arasında...
Eskice bir pardösü, üzerimde iğreti...
Ellerim ceplerimde; ellerim utangaç...
Yürüyorum; yüreğimde yapraklar...
Yürüyorum, yüküm artıyor...
***
Çocuktum ben de; işte ilk mektebim...
Önünden geçmiyorum. Ama orda, dikkatli bakarsanız; sarı eski bina...
Gençtim ben de; işte aşkımı yolladığım postane...
Merdivenlerinden uçarak çıktığım...
Şimdi yanına yaklaşamadığım...
Sarı postane...
***
Sarı mı bütün geride kalanlar; eskimiş ve sararmış mı yoksa?
Yoksa ben mi eskimişim, sonbahar sarısında?
Yapraklar sarı...
Üşümek sarı...
***
Bulut mavisi...
Kar beyazı...
Bahar yeşili...
Gül kırmızısı...
Ve dahi kan kırmızısı...
İdim...
Ben rengarenktim...
Üşümezdim...
***
Kelimelerim de renkliydi...
Siyah beyaz bir fotoğrafı anlatırken bile...
***
Sormaya korkuyorum...
Ben bu uzağın içinde ne arıyorum?
***
Sarı, nemli, cansız yapraklar...
Yüreğimde çoğalıyor...
Yürümek zorlaşıyor...
Akşama kalmadan bir kapı bulmalıyım açılacak...
Bir kapı, yabancı gelmeyen...
Yabancı olmadığım...
***
Ya da...
Vazgeçmeliyim aynaya bakmaktan...

Dünya Hali
Murat Başaran
28 Eylül 2005 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Protokol!

Hangi sıfat, insan olma şerefini bir kenara bıraktırıp üstünlük adına kıstas olabilir?
Yazar olmak, gazeteci olmak, zengin olmak?
Veya futbolcu olmak?
Artist olmak?
***
Aşk hangi mesleğe mahsustur?
Veya hüzün?
Veya merhamet?
***
“Kodum mu oturturum?” zontalığı ile kalemi, cümleyi, makamı, şöhreti silah gibi kullanmak arasında ne fark var?
***
Bahar geliyor...
Apaydınlık sabahların, çiçek kokulu uyanışların, ümitli başlangıçların zamanı...
Ve fakat kalbimiz boz bulanık bir kışa kuruluysa, mevsim dönmüş ne fark eder?
Hayata gönlümüzün penceresinden bakamıyorsak...
***
Ancak bahar yürekli insanlar kışın da simit atar martılara...
Onların dokunuşu şifadır ruhumuza...
Üşüyeni ısıtan...
Yananı serinleten...
“Kodu mu oturtan!” değil...
Her daim onaran...
Ancak bahar yürekli insanlar dokunur ruhumuza...
***
Fildişi kulelerinde yapayalnız...
Her şeyi bilen ve her şeyden anlayan...
Aklına küs, zekâsına hayran...
Üstelik ölüm varken...
***
Hangi sıfat, insan olma şerefini bir kenara bıraktırıp üstünlük adına kıstas olabilir?
***
Aşk hangi mesleğe mahsustur?
Veya hüzün?
Veya merhamet?
***
“Kul”uz...
Ezan bütün kullar için bir çağrıdır...
Ayırımsız...
Hizaya getiren...
Ve huzura çıkarken...
Kimse için önceden ayrılmış bir yer yoktur...

Dünya Hali
Murat Başaran
21 Mart 2007 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Postacının suçu ne?

Medeniyet kavramı giderek muhteva değiştiriyor galiba... Medeniyet bir değerler bütünüdür. Ve bu değerlerin, değer kabul edilebilmesi, ahlaki normlara uygunluğuna bağlıdır.
Zaman geçtikçe ve teknoloji ilerledikçe - bilim ilerledikçe demiyorum, bilimin sonucu olan teknoloji ilerledikçe- medeniyet kavramı ahlaki bir zaafa uğradı...
Artık medeniyetin ağırlığını, toplumların kültürel katkıları değil, teknolojik katkıları oluşturuyor.
Yani neredeyse medeniyet = teknoloji...
(Böyle sıkıcı bir giriş için özür dilerim...)
* * *
Bu yeni medeniyet kavramı hayatımıza çok şey kazandırdı; inkar edemeyiz... Öncelikle hız... Ve sonra konfor...
Bir çok şey sıralamak mümkün.
Ancak ben teknolojinin hayatımızdan silip attıklarını önemsiyorum daha çok....
* * *
Eskiden köşebaşlarında, çoğu zaman manavla bakkalın tam arasında, büyükçe sarı posta kutuları bulunurdu.
Çünkü o zamanlar mektup yazardık. Mektup için gerekli malzemeler ve nihayetinde pul, genellikle posta kutusuna en yakın bakkal veya tuhafiye ve eğer varsa mutlaka kırtasiyede satılırdı.
Siz çocukken “bi çizgisiz kâğıt, bi zarf” siparişiyle yollanmadınız mı hiç bu dükkanlara... Ve kağıdı buruşturmadan götürmek için kırk küsur tutuş şekli deneyerek dönmediniz mi eve?
Ve o mektup yazıldıktan sonra sarı kutuyla randevunuz olmadı mı? Pulun zamkının tadı hakkında düşünmediniz mi hiç?
* * *
“Bak postacı geliyor” şarkısı, postacının gelişini bütün duygusallığı ile anlatacak bütün gerçek şarkıların ve şiirlerin önünü kesmiştir maalesef.
O bir çocuk şarkısıdır ve üzerinde durmaya değmez...
Halbuki postacının gelişini beklemek, heyecanlı, hüzünlü, sevinçli ve bazan da korkulu bir “yaşamak”tır...
Postacı duygu taşır. Postacı hayallerimizle aramızdaki köprüdür.
Ama şimdi... Şimdi kimse postacıyı beklemiyor.
Çünkü onlar artık sadece fatura taşıyor. Elektrik, su, doğalgaz, telefon faturaları ve kredi kartı ekstreleri...
İçinizde son günlerde dört gözle postacıyı bekleyen oldu mu?
Yazık postacılara...
Eskiden yükleri mutluluk, dağıttıkları sevinçti...
Artık gelmeseler de olur...
* * *
Ve mektubun yerine koyduğumuz ucube: mail...
Mail’li aşklar, gerçek aşkların sahip olduğu bütün değerlerden mahrumdur... “Anında görüntü” herşeyin hızlı başlayıp hızlı bitmesi demektir ki, bekleyişin o yakıcı lezzetinden uzaktır.
* * *
Velhasıl...
Teknolojinin kazandırdığı ne varsa hepsine alternatif bulabilirsiniz...
Ama teknolojinin kaybettirdiklerinin kazası yok...
Yani;
Bir mektubu...
“Sevgili” bir mektubu öpüp koklayabilir...
Hatta onu kalbinizin üzerine bastırıp tatlı düşüncelere dalabilirsiniz.
Ancak ekrandaki maili ne koklamak mümkün, ne de öpmek...

Dünya Hali
Murat Başaran
23 Ekim 1999 Cumartesi
Türkiye Gazetesi

Özgürlük cezası...

Ne yazsam, yanacak satırlarım...
Yazdığıma pişman olacağım.
“Yaşamamış gibi” yaşamak zorunda kalmanın ateşindeyim.
Anlaşılmaz bir şey bu...
Ve paylaşılmaz...
Böyle bir hikaye yokmuş aslında...
Destansı bir son beklerken... Sonsuzluğun kucağında buldum kendimi...
Gri ve soğuk...
Sonsuzluk; çağrısız ve beyhude...
Yokluk olan sonsuzluk...
Var edecek olan sondu halbuki...
O “son” içindi her şey...
Ne yazsam yanacak satırlarım, benim gibi...
Anlaşılmaz, paylaşılmaz, bir şey bu.
.....
Zaman kaybetmenin acısı değil ...
Yanılmanın acısı değil...
Yerine konacak bir şey olmamasının acısı?
Ve vakit kalmamasının...
.....
Herkesten farklı hissederken...
Herkesin, farklı olduğunu anlamanın...
.....
Kaybetmenin değil...
Bir daha kazanamayacak olmanın acısı...
.....
Ne yazsam yanacak satırlarım.
Yazdığıma pişman olacağım...
“Yaşamamış gibi” yaşamak zorunda kalmanın ateşindeyim.
.....
Yaşamamış gibi yaşamak...
Bir rüya nasıl kâbusa dönerse...
İşte öyle...
Ben bu rüyayı görmediğime nasıl ikna ederim kendimi?
Ve hâlâ rüyadayken üstelik...
Yaşamışken üstelik...
Yaşamamış gibi yaşamak...
.....
Zaman kaybetmenin acısı değil bu...
Yanılmanın acısı değil...
Yerine konacak bir şey olmamasının acısı?
Ve vakit kalmamasının...
.....
Ne yazsam yanacak satırlarım; benim gibi...
Anlaşılmaz, paylaşılmaz, bir şey bu.
“Yaşamamış gibi” yaşamak zorunda kalmanın ateşindeyim.

Dünya Hali
Murat Başaran
29 Eylül 2004 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Oyun

Açık ve yüksekçe bir yere çıkın...
Sakin bir tepe, sessiz bir çay bahçesi veya yolun bittiği ve şehre yukarıdan, uzaktan bakabileceğiniz bir köşe...
Öncelikle iyi hissettirir.
Ve daha iyi düşünür insan...
.....
Şimdi kapayın gözlerinizi!
Düşünün...
Yapayalnız düşünün.
Düşüncelerin ağırlığını ve huzuru veya huzursuzluğu ne kadar sürdürebilirsiniz?
Orada öylece yapayalnızlığa mahkûm olduğunuzu farzedin.
.....
Hemen bir kaçma isteği doğacak belki ama... Bu bir oyun...
İnat edip durun orada.
Bakalım sizsiz dünya ne yapacak?
Ne hale gelecek!
Ve siz, dünyasız ne yapacaksınız?
.....
Ve sorular...
Diyelim ki günler geçti; hatta haftalar...
İlk kimi özlersiniz.
Sizi ilk kim özler?
Kime tiryakisiniz amansız ve kim size tiryaki?
.....
Sırayla listeleyin.
Sizi ilk arayacaklar ve yokluğunuzda telaşlanacak olanlar?
Ve hangi sebeple.
Kara kaşınız, kara gözünüz için mi?
Yüreğinizin sıcaklığı için mi?
Veya cebinizin?
.....
Ya sizin ilk özleyecekleriniz ya da yanına koşacaklarınız?
Hangi sebeple?
Nesine tiryakilik?
.....
Kendimize ait zannettiğimiz ve halbuki zamanın, mekanın, çevremizin üstümüze yapıştırdığı ve kabullendiğimiz ağırlıklar, hayata baktığımız pencerenin şeffaflığını bozan lekelerdir.
Göremeyiz.
Orada... Açık ve yüksek bir yer bulmak ve durup düşünmek, hep aynı manzarayı gösteren pencereden kurtulmak içindir.
Olmadığımız zaman, bizden geriye kalanı anlamak için...
.....
Bazen...
Açık ve yüksek bir yere çıkın.
Ama kendinizi götürmeyin yanınızda...
Bakın bakalım, gerçekte ne var, ne yok?

Dünya Hali
Murat Başaran
25 Mart 2003 Salı
Türkiye Gazetesi

Neresinden bakarsan...

Hayır...
Aynı gözükmüyor hayat...
Dünya...
Neresinden bakarsan bak farklı...
Ve ne kadar farklı bakarsan, o kadar şaşırtıcı...
***
Ama bu ilk başta can sıkıcı gelen yanılmalar olmasa...
Yani farkındalık, bilgelik mertebesine getirse herkesi...
Hayretin azaldığı...
Pişmanlığın olmadığı...
Kafanın, gözün yarılmadığı bir dünya ne kadar tahammül edilebilir olurdu?
***
Hâlbuki...
Geçen bunca yıla rağmen...
Öyle yeni, öyle akıl zorlayıcı manzaralarla karşılaşıyoruz ki...
“Tay tay” durmaya çalışan bir bebek gibi...
Acizliğimizin masum beşiğinde kendimize dönüyoruz...
“Vay canına...”
Ben bu sersemlikten memnunum...
***
Kimi zaman da özenmiyor değilim...
Biliyor olmak veya en azından biliyormuş gibi yapmak...
Hayata dair hiçbir şeyden emin olmamak, bazen “Hiç mi yürüyemeyeceğim acaba?” korkusu yaşatıyor...
Ama koşarken duvara toslayanlar meydanında teselli çok...
***
Hem sonra...
Her bahar, sanki ilk baharmış gibi okşarken içimizi...
“Aaa, çiçeklere bak!”
Gördüğümüz, bildiğimiz, rengine ve kokusuna aşina olduğumuz...
Ve ama...
İlk kez karşılaşıyor gibi sevindiren?
Sebebi ne?
***
Her gelen gün yeni bir manzara sunarken...
Her bahar aynı renkler farklı gözükürken...
Her bahar rüzgarı yeni bir aşk habercisi gibi yüreğimizi hoplatırken...
Tay tay durmaya çalışıp düşmek ve dahi koşarken toslamak varken...
Bu dünya okulundan mezuniyet mümkün değildir...
Ta ki ölüm tasdiknameyi verene kadar...
***
Bir pencere bakıp geçtiğimiz...
Neresinden bakarsan bak!

Dünya Hali
Murat Başaran
04 Nisan 2007 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Ne güzel cahildik!..

Dışarıda kar...
Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki.
Kuzinenin üzerinde demir maşa... Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri.
Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu...
Sucuk lükstü. Yumurta lezzetli. Ekmek her zaman ekmek gibi...
Bir kez olsun kümesten yumurta almamış, bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat alışveriş merkezlerinin restoran katlarında, boğucu bir gürültü ve havasızlık içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için ben ne kadar yaşlıyım?
***
Dışarıda kar...
İçeride kanaat...
İçeride huzur.
O beyaz örtünün gelişi sürpriz olurdu. Şimdiki gibi üç günlük hava tahmini, kar yağışı için dakikalı randevu falan yoktu. (Meteoroloji tutturamadığı zaman o kadar seviniyorum ki...)
Krize de girmezdik.
İran’ı hiç takmazdık.
Yakacak bir şeyler olurdu her zaman.
Ve kuzine hem ısıtır hem de pişirirdi...
Bize kalan kışın ve karın tadını çıkarmaktı...
Mumumuz, gaz lambamız vardı.
***
Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı. Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç!
Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer, kokusuna râm olurduk.
Kestane közlemek büsbütün bir gecenin akıllara seza mutluluğuydu. Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler, hatıralar...
Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir masal dünyası...
***
Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi?
Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı.
Çay da kokardı...
Domates de...
Bütün bu nefasete, küçücük bir bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu.
***
Dışarıda kar...
İçeride huzur...
Türban krizi, doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi...
Kimin umurunda...
Ne güzel cahildik.
Mutluluğun resmini çiziyorduk...

Dünya Hali
Murat Başaran
30 Ocak 2008 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Ne alırdınız?

Yaşlı bir çınarın altında...
Tahta bir masa ve tahta bir sandalye konforunda...
Zemin toprak...
Gökyüzüne yakın bir yerde yani...
Sessiz, sakin, bereketli...
Bir yudum çay...
Bir nefes tütün.
Bir cümle yürekten...
Ölüm yine var.
Ve elbette var.
.....
Bir yaprak düşecek aheste, sonbahar tadında.
Akşam yine olacak; vakit geceye saracak.
Ancak;
Bir yerlere yetişmenin telaşından uzak...
Zamanın kucağında uysal kediler gibi...
Huzur içre...
Yaşamak...
.....
Veya bugün...
“Ne içersiniz ?”
Bu soruya muhatap olmadan, haysiyetli bir çayla ve “ahbap” sıcaklığında karşılandığınız bir yer var mı?
“Ne içersiniz?”
Ne içeceğinizi nerden bilsin adam, sizi tanımıyor ki?
Ve orada bir müşteriden ibaretsiniz.
.....
Gökyüzünden uzak...
Tabiatın sesi yok.
Berber koltuğu rahatlığında sandalyeler ve ama soğuk...
“Ne içersiniz?”
Bırak sallamayı...
“Getireceğin sallama kılıklı çaylarla, ‘hızlı çözünür’ kahve müsveddelerini içsem ne olacak?” diyemezsiniz. Zaten “orada” iseniz, böyle deme hakkınız olmaz ki...
İçi boş muhabbetlere, dekoratif katkı mekanlarıdır bu yerler; gidecek yeriniz yoktur da, tahammül edersiniz...
Hayatı yaşamak yerine, hayatın pazarlığında savrulur zaman!
.....
Ölüm yine var...
Ve elbette var.
.....
Ümitler, korkular, bekleyişler...
Bir gün daha, dünün üstüne devrilirken, yaklaştığımız tek gerçek şey sonumuzdur halbuki.
Ama o an gelene kadar...
Huzurla telaş arasında...
Gökyüzüyle tavan arasında...
Adam gibi bir çayla, sallama çay arasında...
Farkında olduğumuz veya olmadığımız...
Tercihlerimiz var!

Dünya Hali
Murat Başaran
30 Eylül 2003 Salı
Türkiye Gazetesi

Mutluluğun renkleri

Bahar geliyor...
Günler uzayacak...
Güneş yüzünü daha çok gösterecek...
Onun beyne pozitif mesajlar gönderen yansımaları içimizi aydınlatacak...
Ve bakışımızı...
Renklerin armonisinde, “yaşama sevinci”ni arayacağız...
***
Her mevsimin ayrı bir hüznü, ayrı bir coşkusu vardır yaşayabilene ama...
Yüreğinde derin hırslar barındırmayan yalansız hayatlarda, baharın coşkulu yüzü diğer mevsimlere göre daha yakındır...
Ben tutup şimdi güzel şeylerden bahsetmek için çok da kullanışlı bir argümana sarılmış durumdayım; bahara...
Vazgeçmeye de niyetim yok.
Belki kandırmaca; enerji tasarrufu falan doğrudur da...
Saatleri ileri-geri almak beni cidden çok ilgilendiriyor...
On-on beş gün sonra havanın birden bire bir saat geç kararması kesinlikle keyfimi arttıracak...
İşte o zaman tamamdır; kar-kış muhabbetleri geride kalmıştır...
***
Aydınlık bir ihtiyaçtır ve gecenin kudsiyetine elbette gölge düşürmez...
Ancak çağımız “Karanlık Orta Çağ”ı mumlu aratacak kadar, “karanlık” alışkanlıklar, senaryolar ve kandırmacalarla doludur...
Ve karanlık, çift kişilikli doktorun masum yüzüne bürünmesi gibi aramızda “aydınlık satma iddiasıyla” dolaşmaktadır...
Onun için günün ışığı ve o ışığın renkleri parlatması, sahici bir moraldir...
***
Mevsimler...
Kış gri-beyaz, bahar yeşil, yaz oranj ve sonbahar sarı...
Ve gün...
Sabah sarı-beyaz. Öğle sarı-mavi. İkindi bütün renklerin gölge vurmuş hali... Akşam illaki kırmızı-siyah. Gece siyah-mavi...
Sonra duygular...
Sevinç gün ışığı... Öfke karanlık... Aşk ateş rengi... Hüzün bütün renklerin gölge vurmuş hali...
***
Bahar geliyor...
Grinin tonları, yerini renklere bırakıyor...
Gündüz gözüyle görmekten sevinç duyacağımız dostlarımız için zamanımız çoğalıyor...
Ne güzel...
Siz...
Baharı hissedebiliyor musunuz?
Renkleri görebiliyor musunuz?

Dünya Hali
Murat Başaran
15 Mart 2006 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Muhasebe

“Ne gitmeyi becerebildim...
Ne kalmayı.
Buraların sakini ve ama yolcu...
İki yarısı bir bütün etmeyen...
...
Dört mevsim sonbahar ağacı.
Ölmeye durmuş.
...
Gelmesen de olur...
Büyüdüm artık.
Ve alıştım, gidemediğim yerlerden yalnız dönmeye...
Ateş de benim...
Su da benim...
Öğrendim."
.....
Yüzde elli tenzilat yapsan...
Ve üstüne beş taksit...
Bol bol da nakit yerine geçen puan versen...
Daha dikkat çekici olmalı!
Bir alana bir bedava...
Üstüne sürpriz hediye...
Olur mu?
Paylaşmak ticaret değildir halbuki...
Ve ama paylaşamazsın!
.....
"Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!"
.....
Bir an gelir, yabancı bir şehirde, lisansız kalır insan...
İnsansız kalır!
Susmanın vakti gelip çatmıştır ve üstelik geç fark edilir...
Telaşları, şehrin artıkları gibi rüzgâra vermek zamadır; avare sürüklensinler...
Muhasebe için çok geçtir; mesai bitmiştir bu şehirde...
Yanında taşıdığın bütün çantalar anlamsızdır... Ve hazırladığın armağanlar...
Usulca bırakırsın bir köşebaşına...
Ve hiç kimse gibi veya herhangi biri...
Karışırsın kalabalıklara...
.....
Ve bir an gelir...
Kalabalıkların arasından sıyrılıp bir ayna ararsın bakmak için...
"Ben var mıyım? Benden geriye kalan, hâlâ ben mi?" diye...
.....
Halbuki kıyamet korkutur insanı...
Kimi zaman da teselli olur; bir hesap yeri var herkes için diye...
Başedemediğin zaman, başını öne eğersin...
Hesap geleceğe havale edilir...
Ve geleceğe havale edilen hesaplar korkutur halbuki...
Kıyamet korkutur...

Dünya Hali
Murat Başaran
17 Şubat 2004 Salı
Türkiye Gazetesi

Kullan at!

Meşhur ve kabul görmüş sanatkârların eserlerinin eskidikçe değer kazanması bir tarafa, dedelerimizden ve hatta bir nesil önceki aile büyüklerimizden kalma birçok eşyayı bile, -bulabilirsek tabii- “antika” zannı ve hükmüyle saklamaya çalışıyor, kıymet atfediyoruz...
Neden?
Çünkü el emeği ürünü olmasının ve kullanıldığı zamana ait belge niteliği taşımasının yanı sıra “uzun ömürlü” oluşu da, onları değerli ve ilgi çekici kılıyor...
Ve müzelerin varoluş sebebi de onlardır...
???
Üç beş asırlık göz alıcı halılar...
Hâlâ üretim sırrına erişilemeyen renklere sahip çiniler, porselenler...
Üzerindeki tezyinata zevkle iç geçirdiğimiz ve hattına hayran kaldığımız el yazmaları...
Renk ve figürlerin vuslatından bütün zamanları şaşırtacak anlamlar doğuran tablolar...
Vs..
???
Sanatı zamana göre kategorize edip “geleneksel” olanın öldüğüne veya can çekiştiğine hükmetmek doğrudur belki ama... Sanatın külliyen bittiğini söylemek mümkün değil elbette...
En azından her zaman “modern sanat” diye tarif edilecek yenilikler, ilginçlikler, denemeler ve kabuller olacaktır...
Ancak...
Hayatın içinden doğan ve hayatla bütünleşen bir sanattan söz etmek giderek zorlaşıyor...
Çünkü devrimiz, “Kullan at!” mantığının geçerli olduğu bir devirdir...
???
Mesela halı seçerken dikkat edilecek kriterler değişmiştir; ilmek sayısı, ipliğin ve boyanın cinsi ve kalitesi, renk ve desenlerin tarzından çok, üç-beş sene sürecek dekorasyon trendine uygunluğu daha önceliktir. Ömrü ise baştan bellidir ve umursanmaz... Çünkü eskimese bile, atılacak, yerini yenisine bırakacaktır...
Ya kalitesiz olduğu için “eski”lik sıfatını kazanacak kadar yaşayamayacak, ya da güne ayak uyduramayacağı için ömrünü tamamlamasına izin verilmeyecektir...
???
Duvarlarda röprodüksiyonlar ucuz ve değiştirilmeye uygun...
Mutfakta rengarenk teknolojik oyuncaklar; sürekli küçülen ve mahareti artan...
Klasikleşme şansı bulunmayan, hikâyesiz ve bilgisayar maharetlerinin sergilendiği filmler...
Uzatın uzatabildiğiniz kadar...
???
Teknolojik ve ekonomik...
Yani gönül rahatlığıyla kullan ve sonra at!
???
Haydi düşünelim...
Birkaç asır sonra bugüne ait neleri müzede sergilemeye değer bulurlar?
???
Nihayetinde eşyadan bahsediyoruz...
Bediî zevklerimiz açısından acısına tahammül edilebilir...
Ancak bu tarz, insani ilişkilerimizi bile kuşatıyor ve “kadim dostluklar” yerine, “kullan at ilişkiler”le hayatımızı dekore ediyoruz ki, feci olan budur!..

Dünya Hali
Murat Başaran
20 Nisan 2005 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Korku!..

“Ne gitmeyi becerebildim...
Ne kalmayı.
Buraların sakini ve ama yolcu...
İki yarısı bir bütün etmeyen...
.....
Dört mevsim sonbahar ağacı.
Ölmeye durmuş.
.....
Gelmesen de olur...
Büyüdüm artık.
Ve alıştım, gidemediğim yerlerden yalnız dönmeye...
Ateş de benim...
Su da benim...
Öğrendim.”
.....
Yüzde elli tenzilat yapsan...
Ve üstüne beş taksit...
Bol bol da nakit yerine geçen puan versen...
Daha dikkat çekici olmalı!
Bir alana bir bedava...
Üstüne sürpriz hediye...
Olur mu?
Paylaşmak ticaret değildir halbuki...
Ve ama paylaşamazsın!
.....
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!”
.....
Bir an gelir, yabancı bir şehirde, lisansız kalır insan...
İnsansız kalır!
Susmanın vakti gelip çatmıştır ve üstelik geç fark edilir...
Telaşları, şehrin artıkları gibi rüzgâra vermek zamadır; avare sürüklensinler...
Muhasebe için çok geçtir; mesai bitmiştir bu şehirde...
Yanında taşıdığın bütün çantalar anlamsızdır... Ve hazırladığın armağanlar...
Usulca bırakırsın bir köşebaşına...
Ve hiç kimse gibi veya herhangi biri...
Karışırsın kalabalıklara...
.....
Ve bir an gelir...
Kalabalıkların arasından sıyrılıp bir ayna ararsın bakmak için...
“Ben var mıyım? Benden geriye kalan, hâlâ ben mi?” diye...
.....
Halbuki kıyamet korkutur insanı...
Kimi zaman da teselli olur; bir hesap yeri var herkes için diye...
Başedemediğin zaman, başını öne eğersin...
Hesap geleceğe havale edilir...
Ve geleceğe havale edilen hesaplar korkutur halbuki...
Kıyamet korkutur...

Dünya Hali
Murat Başaran
08 Kasım 2006 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Koleksiyoncu!

İlk karşılaşmamızdı...
Ve ben daha çocuktum...
Kalbimi avuçlarına aldı; yüzünde tatlı bir tebessüm...
Gözlerinde ötelerin ötesi...
Ilık bir rüzgâr esti...
***
Kitap, kapağından belli olur ya...
Bin bir macera, akıl almaz hazineler, kahramanlar ve kahraman olmak...
Ben o kitabı çekip aldım...
Göğsüme bastırdım...
Sahiplendim...
Daha ilk karşılaşmamızdı...
Çarptı beni...
Ilık bir rüzgâr gibi...
***
Ve ben daha çocuktum...
Yerçekimine karşı koymak sarhoş etti...
Tebessümü sarhoş etti.
Elini tutmak istedim; hayatımı istedi...
Verdim...
***
Şimdi aradan yıllar geçtikten sonra...
Bu okyanustaki küçük bir kayığın ve kaybolmamak için attığı çıpadaki yosunların hikayesini yazmak lazım...
Şimdi aradan yıllar geçtikten sonra, bu çocukluk aşkının hikâyesini yazmak lazım...
Siz anlamayı boş verin...
Ben bile anlamamışken...
Bu; giriş, gelişme ve sonuçtan ibaret bir hikaye olamayacak kadar güzel...
Anlaşılamayacak kadar güzel...
***
İçinde hüzün olmayan kutlama var mıdır yeryüzünde?
***
Neredeyse çocuktum...
Kalbimi aldı avuçlarına...
Kahraman olmak istedim...
Çünkü o da bir kahramandı...
Bana ve bize, uzak ufukları gösterdi...
Uzak ufuklara yolculuğumuz onunla başladı...
Onun hayalleri heyecanımız, bizim hayallerimiz onun gerçekleştirdikleri oldu...
***
O bir kalp koleksiyoncusu...
Diğerleri umurumda değil...
Bana sorarsanız; bu koleksiyonun en nadide parçası benim kalbim...
***
Haydi...
Bir sevda söyleyin ve hikâyesini yazın...
O sevdayı yaşadığınız sürece.. “anlaşılmazlık” sadakat nişanı olacaktır göğsünüzde...

Dünya Hali
Murat Başaran
12 Ocak 2005 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Kifayetsiz

Behçet Necatigil, “Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek” derken, insana dair bir kusurun altını çiziyordu; üstelik kusur hafif kalır bu ahmaklığı tarif etmek için...
Gönlümüz bir sevgi çağlayanıdır ve fakat halimizi muhatabımızın engin ferasetine emanet ederiz hep...
Bir teselli de vardır elbet bu acizliğe su serpecek; “Ya kelimeler kifayetsiz kalırsa?”
***
Neyin daha değerli olduğunu nasıl anlarız ve hangi değer heyecanımızın karşılığını ifade eder?
Som altın? İşlenmiş pırlanta? Kavrulmuş dudaklara bir yudum su? Veya tam lazımken orada olmak?
Yalnızlığın kucağında öksüz ve yetim ağlarken, merhametle dokunmak veyahut?
***
“Seni seviyorum...”
Ne kadar kolay ve ne kadar zor...
Ne kadar sıradan ve ne kadar derin...
***
Duymak mı daha güzel?
Söylemek mi?
***
Ah karnıma giren ağrılar...
Ve ah beynimin sancıları...
Sevgiyi darağacında sallandırdıkları gün dineceksiniz.
***
“Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek...”
Ya kelimeler kifayetsiz kalırsa?
***
Hâlbuki sevdiğini söylemek, güzel bir rüyayı anlatmaya benzer.
Anlaşılacağının ve hayra yorulacağının garantisi yoktur.
Hâlbuki sevmek, güzel bir rüya olmaktır sevgiliye sonsuz...
***
Bu rüyayı görmek mi güzel?
Olmak mı?
***
Hayat, göz açıp kapayıncaya kadar...
Ama bir türlü bitmiyor o ağrılar ve sancılar.
Bir geniş zaman umarak gelecekten...
Ertelenmiş bütün rüyalar.
***
Bu anlamak ve anlaşılmak...
Bu aramak ve bulunmak sevdası ağır bir yorgunluk.
Gerçeğe uyanmadan önce...
Ve iki kelime şifa olmuyor; istediğin kadar söyle!
“Seni seviyorum...”

Dünya Hali
Murat Başaran
25 Temmuz 2007 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Kar sessizliği

Sabahın erken vakitleri...
Kış... En az bir karış kar...
Uyandığım zaman şehrin gürültüsüne, uğultusuna kulak kesilirdim önce...
Çocukluğumdan bahsediyorum...
Eğer sessizlik hakimse, bu karın habercisiydi...
Demek ki arabalar yola çıkamamış...
Demek ki daha az insan sokakta...
Sonra sessiz bir ses... Sessiz bir melodi...
Karda yürümeye çalışanların ayak sesleri...
Hayal edin o ses nasıldır... Nasıl adım atarsınız... Kar nasıl ezilir ve nasıl ses çıkarır...
* * *
Yaşadığımız eve karşı, minnet duygularımızın farkına kışın varırız...
Belki adını koyamayız... Belki tarif edemeyiz... Ancak o duyguyu yaşarız...
Tepemizdeki çatı, acizliğimizi müşfik bir elin başımızı okşaması merhametiyle anlatır bize...
Sokuluruz...
Bir bebeğin anne kucağına, anne kokusuna sokulduğu gibi...
Kolumuzun altında sıcacık ekmek, üşüye üşüye geldiysek biraz önce bakkaldan...
Ve bir bardak çayı, tepemizdeki çatıyı düşünerek içme saadetiyle başbaşaysak...
Şükür vakti değil midir?
Sevinme vakti değil midir?...
* * *
Depremler, ölümler, hastalıklar ve topyekun acılar...
Bu mutluluk atmosferinde mutlaka birileri fısıldayacak şimdi kulağıma...
Çatısızlar var... Bir lokma ekmekten ve bir bardak sıcak çaydan mahrum olanlar....
Ama düşünün...
Neden hep acıların farkına varırız...
Neden hep acıları büyütürüz...
Ve neden tepemizde çatı varken ve çatı olduğu zamanlar yaşadığımız saadete kayıtsız kalırız...
* * *
Kayıtsız kaldığımız zaman ve vahşi bir zevkle mutlulukları görmezden gelip, acıları büyüttüğümüz zaman...
Ve bu kadar acizken, acizliğimizi unutup şükretmeyi terkettiğimiz zaman...
Bazen bir ölüm, bazen bir deprem ve bazen bir hastalık kulağımızı çekiveriyor...
* * *
Aslında...
Her gün bir yakınımızı kaybetmiyoruz...
Her gün hasta olmuyoruz...
Her gün deprem olmuyor...
Ama içimizi ısıtan güneş her gün doğmuyor mu?..
Ama bizi içimize döndüren kış ve kar her yıl gelmiyor mu?..
Ama her sabah uyanıp ayağa kalkmıyor muyuz?
Ve her sabah bir dilim ekmek, bir bardak çay bizimle beraber değil mi?
* * *
Herkesin yanıbaşında, her şart altında, mutlaka bir mutluluk var...
O mutluluğa, yokmuş gibi davranırsak, bir gün küsüp gitmez mi?
Düşünün...

Dünya Hali
Murat Başaran
22 Ocak 2000 Cumartesi
Türkiye Gazetesi

İstanbul’un koynunda...

Gecenin ikisiydi...
İstanbul mahrem bir rüzgârla serinlemeye çalışırken...
Sultanahmet’in ara sokaklarında kendimi aradım...
***
Sonra o mahrem rüzgârla, İstanbul’a dair muhabbetimizin koluna girip, kimsenin kalmadığı ve olmadığı bir zaman parçasını paylaştık.
***
“Boş ver” dedi, “Bırak aramayı...”
Ayasofya’nın arkasına doğru yürüdük. Soğuksuçeşme Sokağının başında durduk...
“Ne görüyorsun?” dedi...
“Hiç...” diye cevap verecekken anlatmaya başladı:
“Daracık bir sokak... Kaç yüzyıldır var burası? Hatta kaç bin yıldır?”
Yine anlamsız bir cevap vermeye hazırlanmak yerine, susup dinlemeyi tercih ettim.
“Hiç insan ayağı değmemiş ve fakat yaban keçilerinin tırmandığı yamaçlarla, burası arasında ne fark var?”
“Dikkatli bak... Dünü düşün... Önceki günü... Geçen yılı... On yıl öncesini... Yüzyıl öncesini... Bin beş yüz yıl öncesini... Ne vardı o zaman burada? Kimler geziniyordu? Bu sokakta neler oldu hayal et... Konstantinos’u düşün... Buraya vurulan ilk kazmayı... Bu ara sokakta işlenen cinayetleri, yaşanan aşkları, umutsuzlukları, can sıkıntılarını, kahkahaları... Yüzyıllar sonrasına gel... Fatih Sultan Mehmet’in top seslerinin yankılandığı ikindi vaktini düşün... Burada koşuşturanları. Burası çok kalabalık... Tahmin edemeyeceğin kadar... Anlayamayacağın kadar...”
O sırada, şimdi otel olarak kullanılan evlerden birinin kafesli penceresi yukarı doğru açıldı. Karanlık odadan muhtemelen Fransız olan yaşlı bir adam kafasını dışarı uzattı. Gökyüzüne doğru baktı... Nefes almak ister gibiydi...
Rüzgâr sustu.
Ben görünmüyordum zaten.
Adam içeri girdi sonra...
***
Gökyüzü yüksekti...
Yıldızlarsa çok yakın...
Derin ve karanlık bir boşluğun içine serpilmiş şenlik donanması gibiydiler...
Yıldızlar, parke taş döşeli daracık yolu, solundaki devasa kubbesiyle Ayasofya’yı ve sağında tarihi duvara omuz omuza yaslanmış evleri alacakaranlık aydınlatıyordu...
Yerden sıcaklık yükseliyordu günden kalma...
Rüzgâr hemen yanı başımda, yaşlı Fransızın çekilmesini bekliyordu...
Devam etti:
“Boş ver” dedi, “Bırak aramayı...”
“Binlerce yıldır... Milyonlarca insan aradı hep... Ama öldüler... Dikkatli bakarsan görürsün... Kaldır zamanı perde perde... Bin beş yüz sene önce de işçiler taş taşıyordu buraya... Sabah göreceksin; hâlâ taşıyorlar... Öncekiler yapıyordu... Şimdikiler onarmaya çalışıyorlar. Yapanların işi daha kısa sürdü. Ama öldüler hep... Ölecekler... Sadece bu sokağın macerası bile, hiçbir şeye sığmaz... Sen neyi arıyorsan da bulacaksın ve sonra ne olacak? Üstelik birazdan sabah olacak...”
Kızdım biraz o an...
Aramak boşuna olabilir miydi?
Üstelik ben kendimi arıyordum...
İşte dikkatli bakıyordum ve görüyordum...
Kaç defa geçtiğim bu sokakta, kalabalıklar arasında kendimi seçebiliyordum...
Kızdım gerçekten...
Bu sefer ben soracaktım cevabını ondan bekleyerek, “Peki sen... Sen ne arıyorsun her gece İstanbul’un koynunda?”
Yoktu...
Sabah olmuştu...

Dünya Hali
Murat Başaran
04 Temmuz 2007 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

İlk bakışta aşk

Göz göze gelince...
Kalbimde "bir şey" olur...
Adını koyamadığım, ama hep kulak verdiğim...
Bir şey...
.....
Gördüğümden gözümü alamıyorsam -ki herşey saniyelerle sınırlıdır aslında- bir maceranın başlamak üzere olduğunu anlarım ve kalp atışım hızlanır...
Hafif tatlı bir heyecan ve arzu...
Sonra, hafızama kazınan görüntüyü daha iyi algılamak için, başka tarafa bakarım...
Birkaç saniye ruhumdaki ve duygularımdaki değişimi anlamaya çalışırım.
Aynı elektriği tekrar alıp alamayacağımı denerim, kaçamak ve her seferinde sanki ilkmiş gibi bakışlarla...
.....
Çekiyorsa...
Yapacak bir şey yoktur.
Yaklaşıp, dokunmak isterim.
Aslında hepsi birbirinin aynı gibi görünür...
Dokunsan ne olacak?
Ama çok şey oluyor işte; dokunduğun zaman, gözle gönül arasında birbirini tamamlayan bir bağ oluşur ve şifreler çözülmeye başlar...
Hissederim...
Kim? Neden? Nasıl?
Bir çok önemli sorunun cevabını kalbimin sesini dinleyerek bulmaya çalışırım.
Hele kokusu...
Herşeyi açığa çıkarır...
Keşfedilmeyi bekleyen, içten, iyi niyetli, iddiasız ve zenginlik katmaya hazır...
Artık benimdir...
Artık benimdir ve pişman olmam...
.....
Samimiyet ve açık yüreklilik çok önemlidir ve yeni bir kitap alırken önce kalbimin sesini dinlerim...
Cevabını aradığım soru şudur: "Niye yazılmış?"
Düşüncelerime, zevkime, tarzıma uysun veya uymasın...
Paylaşmak içinse...
Ve eğer "sevgili yazar" yüreğini ortaya koymuşsa, samimiyet pozitif enerji olur, kitaptan yansır ve talibini bulur...
Beni bulur...
Bu enerji, yeni bir dostla tanışmamın habercisidir...
.....
Kitaplar, insanlar gibidir...
Bazıları çok şey bilir ama soğuktur, anlaşılmazdır...
Kimseye faydası olmaz...
Bazıları ukaladır, iddiacıdır...
Rahatsız eder...
Huzursuz eder...
Bazılarını da öpüp koklayasınız gelir...

Dünya Hali
Murat Başaran
03 Haziran 2003 Salı
Türkiye Gazetesi

Hesapla hadi!

Birlikte yürüdüğümüz yolun uzunluğunu değil, yaşadığımız yolu hesapla!
Ben sana yağmur yağarken, gökyüzüne bakıp sevinmeyi öğrettim!
Sevinmeyi hesapla!
***
Gün gelir; ölürüm...
Yokluğumu hesapla!
***
Kâinat boşluğunun sonsuzluğunda ritmik bir noktacık; dünya...
Koca dünyada ritmik bir noktacık; kalbim...
Rabbimin “Hiçbir yere sığmam; oraya sığarım” övgüsüyle yüce...
Ve ama, hırsının örsünde vahşice;
Kırılmayı hesapla!
***
Başucundaki eski bir kitap gibiyim çocukluğunu fısıldayan...
Beni değil, kendini verirsin eskiciye!
Ve seni kime sorarlar sonra?
Sen kime sorarsın kendini?
Kaybolmayı hesapla!
***
Beni bulabilirsin belki...
Ama belki...
Güvercinlerin olduğu yerde;
Fatih’te, Eyüp’te veya Yenicami’de...
Bir avuç yemi savururken havaya...
Sessizce ağlarken,
Veya.
Bıraktığın yerde;
Bulabilmeyi hesapla...
***
İlla ki ölürüm...
Yokluğumu hesapla!

Dünya Hali
Murat Başaran
06 Nisan 2005 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

HEPİMİZ KAHRAMANIZ!

Sanat ve edebiyat insanı anlatır... Derinliği olan beyinlerin ürünüdür; muhatabına da derinlik katma arzusundadır.
Sanat ve edebiyat, insanı ve hayatı anlamaya çalışıp, anlatma çabasıdır.
Kimi zaman yekpare bir kriz ürünü olsa ve anlaşılmazlığı barındırsa da...
İnsanı anlatır...
***
Konu aşktır mesela... Bakarsınız bir çobanın aşkıdır; mısraların sırtında çağları aşıp yüreğimize işler...
Veya bir hükümdarın, beyin, padişahın...
Ama önemli olan aşktır...
Aşkı kahraman yapar insanı...
Çobanlığı veya beyliği değil...
***
Roman mesela... Bakarsınız köşedeki beli bükük bakkal, hem romanın kahramanıdır, hem hayatın...
Veya asgari ücretli bir işçi... Yetim bir çocuk... Sıradan bir memur...
Beğenip içimize sindirir, örnek alır, anlatırız...
Kahraman bazen de, toplumun en üst katmanlarından bir zat-ı muhteremdir...
Fark etmez...
Kahramanlığı, makam ve mevki değil...
Hayata bakış ve tavır belirler...
***
İnsanın mayasında var... Kendimizi dünyanın merkezi, her filmin-romanın kahramanı, her şiirin muhatabı olarak görürüz...
Ama bu zan, gerçekleri değiştirmez...
Zaman -yani tarih- hükmünü icra eder ve bıraktığımız izden bir rütbe çıkarır bize...
Hatırlanırız veya unutuluruz...
Sanat ve edebiyat da yardımcı olur...
Yunus’un destanı yazılır mesela; kahramandır odun taşımasına rağmen...
Fatih’in de yazılır; çünkü çiçekleri doğru adrese yollayacak kadar büyüktür genç olmasına rağmen...
Tarih onaylamazsa, sanat ve edebiyat ne kadar yırtınırsa yırtınsın, şarlatanı kahraman yapamaz...
Kağıt ve mürekkep ziyanlığıdır...
İnsanın başına gelen, onun da başına gelir...
Ya kütüphanenin en nadide raflarında nesilden nesile ulaşır...
Hatırlanır...
Ya da...
Eskici, hurdalık, çöp, soba vs...
***
Kahramanlığı bir şekilde hak etmek lazım...
Veya hak edenin hakkını vermek lazım...
Hakkı teslim de, savaş meydanlarında kazanılandan daha az kahramanlık değildir...
Ama yanlışta ısrar da bir şekilde kahraman yapar insanı...
Aziz Nesin’in ‘Zübük’ü, Dostoyevski’nin ‘Budala’sı insanlık hallerini muhteşem kahraman örnekleriyle anlatır bize...
***
Sanat ve edebiyat, muhatapları için çok faydalı bir aynadır; gerçeği gösterir...

Dünya Hali
Murat Başaran
02 Şubat 2005 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Hayat pazarlığı!..

Sabahın kör vaktinde kapı çalar uzun uzun...
Zamansız...
Kapıda bir haber:
- Herşey bitti, der...
Yarı sersem sorarsınız:
-Ne bitti? Ne herşeyi?
- Bitti... artık vaktiniz yok... Artık yaşamak yok...
* * *
Son birkaç nefes süresince, haberi karşınıza alıp konuşursunuz...
Bir hesaplaşma... Bir pazarlık gibi...
- Daha çok erken... Daha çok şey yaşayacakken....
Haber kararlı... Ama sakin...
- Erken olduğunu nereden biliyorsunuz. Ölümün vakitlisi var mı? Ve kim için önceden bilinebilir birşeydir?
- Ama... Ama daha yaşlanmadım bile...
-Yaşlanmadınız belki... Ya yaşadığınız süre...
-Kısacıktı...
-Öyleyse bir o kadar daha yaşasanız, o kadarı da kısacık... Değer mi?
-Değer diye düşündüm hep... Güzel günler umdum gelecekte...
* * *
Bir an gözlerinizi kapatıp, geçmişle gelecek arasında bir yerde....
"Bitti artık" şokuyla perişan...
Ve pişman... Ve ertelenen ne varsa; hayalinizde resmi geçit...
Yani ertelediğiniz güzellikler...
Sımsıcak güneşli, apaydınlık bir sabahın özlemi...
Ağaçların yeşilinden, çiçeklerin renginden güneşin gülümsemesi...
Hafif bir rüzgarın taşıdığı "bahar" kokularıyla güne "merhaba" demek...
-Bitti artık demek...
Böyle güzel bir sabah bir kenara, artık yaşanacak hiçbir sabah yok...
Bir bardak demli çay yok...
Çocuk cıvıltıları yok...
Yok... Yok...
* * *
Haber konuşur: -Daldınız... Ve gönlünüzden güzel bir sabahın hayali geçiyor. Böyle bir sabah yaşamadınız mı hiç? Eğer ben gelmeseydim, eğer bu sabahı yaşama şansınız olsaydı, hayal ettiğiniz gibi yaşayacaktınız?
-Bilmiyorum... Dün hayal ettiğim gibi değil mesela... Ama aydınlık ve mutlu bir sabahtan daha güzel ne olabilir?
Haber güldü:
-Her sabah aynıdır... Sabahı güzel yaşamak başkadır.. Her sabah güzeldir çünkü o aydınlık güneş getirir...
Ama önce perdeleri açmalıydınız...
Önce gönlünüzü açmalıydınız...
* * *
-Demek her şey bitti... Demek yeni bir sabah yok!
* * *
Uyandığında vakit öğlene geliyordu...
Sabahı yine yaşayamamıştı...

Dünya Hali
Murat Başaran
27 Ocak 2001 Cumartesi
Türkiye Gazetesi

Zamansız

Serin bir nefesi, bir ağaç altında...
Bankta...
Yalnızlığa misafir olup...
Yaprakları dökülmeye devam eden bir ağaç altında...
Sarı sonbahar...
Serin ve hatta üşütmeye yakın/her an dayanamayıp kalkacakmış gibi...
Serin bir nefesi çekmek ve onu hissetmek ayak ucundan, beynin kıvrımlarına kadar...
Serin ve temiz...
***
Bir nefes daha, gözlerini kapatıp...
Yaprakların hışırtısı içinde/sessizliği dinlemek...
Sarı sessizlik...
Serin sessizlik...
***
Zamanı iç cebine koyup/bütün telaşlarıyla...
Zaman bir fotoğraf karesinde donmuş gibi...
Ama nefes almak özgürce...
Her seferinde daha serin...
Daha temiz...
Daha sonbahar...
Daha yalnız...
***
Akıp giden hayatı boşverip/oralarda bir yerlerde bırakıp...
Bir ağaç altında, yaprakları dökülmeye devam eden...
Üşümenin tadına varmak...
Birbirinden güzel nefeslerle...
Yavaş yavaş...
Hiçbir şey düşünmeden/üşümenin ve yalnızlığın kucağında...
Sonbaharın sarı aynasında...
Gözlerini kapatıp...
***
Bu bank...
Her gün geçip gittiğin ve görmediğin...
Ne işe yarar diye dert ettiğin belediyenin, en büyük hizmeti hâlbuki...
Tam da bu ağacın altında...
Sen gelip hayatı anlayasın diye...
Geç olmadan...
***
Bir nefes daha...
Serin ve temiz...
Belki son nefes...
Tadına vara vara...

Dünya Hali
Murat Başaran
15 Kasım 2006 Çarşamba
Türkiye Gazetesi
 

2009 ·Vefâ Arşivi by TNB