Şiir

Şiir
Ben Osmanlıyım

Okudum Not Aldım

Okudum Not Aldım
Hayatta İki Şey

Türkçe... (Mi?)

Türkçe... (Mi?)
Tehlike...

Okudum Not Aldım

Okudum Not Aldım
Ne Çıkar Ateşböceği Sansalar Bizi…
Muammer Erkul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Muammer Erkul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir saat

15 Haziran 2010 Salı

Birini düşün ki işi yok, mesleği yok; geliri, malı, evi ve eşyası yok. Sokakta kalsa gidecek yeri, sığınacak kapısı yok…

Fakat biri var ki onu seviyor; koruyor, kolluyor. Onun için de çalışıyor; kendi kazancından ilk payı ona ayırıyor. Kendinden önce ona kıyafet alıyor, kendinden önce onun yemesini istiyor. Bir ihtiyacı olduğunda, kendininkileri unutup ona lazım olanı bulmaya çalışıyor ki böyle davranmaktan mutlu oluyor…

***

Evi olmayan için kendi evinde bir oda açıyor; bu odayı ona uygun eşyalarla donatıyor ve dolaplarını onun için alınmış giysilerle dolduruyor…

Sofrada yer açılıyor ona. Yemekler hazırlanırken, ilk önce onun hangi yemeği sevdiği veya hangi gıdaya ihtiyacı olduğu hatırlanıyor. Bütün ihtiyaçları ve rahatsızlıkları bu evin birinci derecede önemli işleri olarak kabul ediliyor.

Dışarıdan ve dışarıdaki yabancılardan gelebilecek her türlü rahatsızlık için bütün önlemler alınıyor. Rahat etmesi için; dinlenmesi ve eğlenmesi için seferber olunuyor. Geliri olmadığından; akla gelmeyen ufak tefek ihtiyaçlarını kendi karşılayabilmesi için cebine bir miktar harçlık da konuluyor…

***

Hayal etmeni istediğim bu insanlar arasındaki bağın kuvvetini, sevginin gücünü tahmin edebiliyor musun?.. Bütün ihtiyaçları karşıladığı gibi zaten hep karşılamak isteyen ve bundan da çok mutlu olan kişinin, diğeri tarafından nasıl bir duyguyla sevildiğini anlayabiliyor musun?

Öyleyse şimdi, şuna cevap ver: Bütün bu fedakârlıkları yapan insanın; diğerinden bir tek şey istemeye hakkı olabilir mi sence?.. Mesela;

“Bütün işlerinden, istirahat ve eğlencenden arta kalan zamanın sadece bir saatinde, şu elimde tuttuğum kitaptan okur musun?” Dese, ne der? Yani ne dersin?..

***

Kısa süren sessizliği şu cümleler bozdu:

“Bir evlat, elbette bu ricayı kıramaz! Ben de elbette alacağımı aldım bu sözlerden. Hayatımı şekillendirecek olan bu kitaplardan elbette bir saat okurum… Bir aile sıcaklığının, bir ana babanın yaptıklarının karşılığı nasıl ödenebilir, onların böyle bir ricası nasıl geri çevrilir?..”

Muammer Erkul
31 Ekim 2008 Cuma
Türkiye Gazetesi

Gözyaşları...

15 Mart 2010 Pazartesi


"Bir balık ağlayamıyor mudur, yoksa içinde mi yüzüyordur gözyaşlarının?.."

Muammer Erkul

Hayat...


"Hayat; bitirmeyeceğimiz işlere başlayacak kadar ucuz mu?..
Ömür; yürümeyeceğimiz yollara girecek kadar uzun mu?..

Muammer Erkul

"Koşmak İstemiyorum"

23 Şubat 2010 Salı



KKTC'nin ilk özel televizyonu Kanal T'de, Mesut Günsev'in hazırlayıp sunduğu Pazartesi Öyküleri programında Muammer Erkul'un "KOŞMAK İSTEMİYORUM" yazısını okuduğu video...



Bu kadar mı hoş yazılır, bu kadar mı güzel ikaz edilir..
"İkaz" bütün mânâlarını ihtiva ediyor burada...
"Dikkatini çekme, gözünü açma, hatırlatma, ihtar etme, işaret etme, tembih, uyandırma, uyarı, uyarma."
...
Ve yazının metni:
...
Koşmak İstemiyorum

Hepimiz, ama hepimiz ipi göğüslemek istiyoruz...

Ama hiçbirimiz koşmak istemiyoruz!

Değil mi?
*

Peki neden hepimiz kürsülerde alkışlanmak istediğimiz halde, hiçbirimiz pistlerde ter dökmek istemiyoruz?..

Cevap: Çünkü birazcık `tonton`uz ya, o yüzden de `tembel`iz!..
*

Ben bazen ne kadar `gıcık` olabildiğimin farkındayım... Ama sizden önce kendimi tırmalıyorum!

İnanın, yarınki gazetede çok güzel bir yazı okumak istediğim, sizlerden tebrik için telefonlar ve mektuplar beklediğim halde; şu sandalyeye yapışıp da güzel bir yazı çıkarmak zoruma gidiyor!..

Benden daha safını bilen var mı?
*

Sabahları nefesim ferah, dişlerim pırıl pırıl olsun istiyorum; ama yatmadan önce fırçayla macunun yakınından bile geçmiyorum!..

İllet oluyorum; kimdi şu `cırcır böceği ile karınca` hikayesini sallayan herif?.. O sensin değil mi cırcır böceği?..
.....

Günün birinde elbette öleceğimi biliyorum... Hücrelerime kadar da Cennet`e gitmek istiyorum. Ama...

Şu `ama`lar yok mu!..
*

Diplomayı almak istiyorum... Kendimi ispat etmek istiyorum... Şu okuldan kurtulmak istiyorum mezun olarak, ama şu nemene imtihanlar neyin nesi;

..ki, evde ders mi çalıştığımı, yoksa gece yarılarına kadar dışarıda mı dolaştığımı çıkarıveriyorlar ortaya!..
*

Her defasında mükellef bir sofra kuracağımı söylüyorum kendime; ama iyice acıkıncaya kadar bekleyip, mutfağa dalıyorum ve yardığım ekmeğin arasına ne bulursam atıp tıkınıveriyorum... Kim uğraşır şimdi pişirip-taşırmakla, bulaşık yıkamakla?..

Tertipli bir evde oturmak, düzenli bir bahçede dolaşmak, temiz kıyafetlerle, parlak ayakkabılarla ve cilalanmış arabalarla gezmek istiyorum...

Hatta her gün tıraş bile olmak istiyorum.
.....

Şurada yığılı kitaplardaki bütün bilgilere sahip olmak istiyorum; ama bütün magazin programlarını seyrettikten sonra uykum hemen geliveriyor!..

Sabah erken uyanayım da günüm ziyan olmasın, diyorum; ama `olur da duyarım` diye, saati kurmaktan vazgeçiyorum!..
*

Hepimiz...

Hepimiz ipleri göğüslemek istiyoruz, değil mi?..

Ama hiçbirimiz, hiçbir zaman `koşmak` istemiyoruz!

Sonra da sorgulamalar ve ardından suçlamalar başlıyor; `kürsülere çıkmıyoruz ve hiç kimse tarafından alkışlanmıyoruz` diye!..
.....

Bunun sizce bir mantığı var mı?..

Muammer Erkul
Türkiye Gazetesi
2006-09-10

Nazânıma mektuplar -3-

8 Şubat 2010 Pazartesi

Sen kendini; cephe gerisine kurulmuş olan sıhhiye çadırında, ranzasında, sargılar içinde yatarken kaçıp, yeniden vuruşmak için siperlere koşan bir asker mi sanıyorsun?..
Nazın bana, cefan bana olacak, biliyorum; da bu yüzden, üç adım önüne ışık tutmaya çalışacağım şimdi, aç kulağını!..
*
Sen, geçerken çöplükte gördüğün ıvır zıvıra kıyamadığını, onları oradan kurtarmaya çalıştığını söylüyorsun... Peki ama bunu yapmak için; bir gül gibi kıymetli ve özel olan kendini alıp, çöplüğe götürmen uygun mu?.
Başına gelen sıkıntının kaynağı budur.
Bence zaten sen de; paslanmış bir takım teneke parçalarını çamurdan çıkarmak için... Zümrüt ve yakutlarla süslü olan bir altın tâcı, çamura sokmamak lazım geldiğini kabul edersin!..
*
Senden yardım talep eden olursa elbette onlara el uzatabilirsin... Fakat yine de sen onlara doğru inmeyeceksin, onlar sana doğru yükselecekler!..
Bu böyle oluyor mu? Oluyorsa, yani onlar sana doğru yükselmişlerse, ilk adım atılmıştır. Bir uygun kimse bulunur ve doğru kitaplardan onlara verilir. Okurlarsa ve senin işaret ettiğin istikamete biraz daha yaklaşırlarsa, onlara bir adım daha attırılır...
Çünkü sen, onların; kendi bulunduğun temiz ve nezih seviyeye yükselmelerini istiyorsun. Öyle değil mi?... Peki, bunu yapmak için, senin; onların debelendiği seviyeye kendini indirmeye hakkın var mı?..
Alkol ve çalgı olan yerde hangi hayır aranır?.. İyilik umarak günaha yaklaşılır mı? Kendini kandırmaya çalışma! Günahtan kaçmak ibadetten bile önce gelir...
*
Misal ki; mevlit sofrasına koymak için balık yakalamak istediğini söylüyorsun. Fakat oltan kanalizasyon borusu içinde! İnsaf artık... Evet, sen balık avlamayı istiyorsan ve buna zamanın da varsa; önce nerede durduğuna bak! Misinanın ucunda bir sinek oltası, ucunda yem parçasıyla timsah avına çıkmanı kim mazur görür?
*
Bulutların arasındaki koca bir uçak gibisin! Uçuyorsun; ama sanki dümenin bozuk ve zemine konmak için tekerleklerinin olduğundan bile emin değilsin... Üstelik yakıt seviyeni sen de bilmiyorsun, ben de bilmiyorum!
Yerde olanın düşmesi sadece biraz can acıtır, peki yüksekten düşenin hali ne olur?
İnsanlar uçmayı merak eder, ama sen konmayı öğret; öğretmeden önce de kendin öğren! Tehlikenin farkında ol!
Bu kadar söz yeter sanırım... Anlayacak olan anladı, niyeti olmayan zaten anlamayacak! Ne kadar yazsam, sadece örnekler çoğalacak.
Her zaman seni kayırmak; bana bir mecburiyet değil. Annen ve kardeşin ve amcan doğruyu söylemiş, söz dinle!
*
Yine de aklım almıyor! Daha dün bir emsalsiz hazine bulup topraktan çıkarmış olan sen; nasıl olur da gidip pis bir bataklıkta eşelenirsin!..
Şimdi, sen... Dünya güzeli bir tavus kuşu gibi, eğ başını önüne de kapkara olmuş ayaklarını seyret!
Pislik bile olsa gözükmez, sıçanların üzerinde...
Fakat prensesin eteğinde, maazallah olsa bir zerre çamur,
Konuşulur, söylenir ve yankısı yedi cihandan duyulur!..

Stop
Muammer Erkul
11 Ocak 2008 Cuma
Türkiye Gazetesi

Nazânıma mektuplar -2-

Gönlüne sağlık; yazdıklarını okudum...
Beni düşünerek; çok hoşa gitmesi mümkün, övgü dolu satırlar yazmışsın ve hatta bunları yayınlamışsın...
Neden bilmiyorum, içim hiç kıpırdamadı. Sadece, öylesine baktım; okudum, yazı bitti ve tuhafı; şimdi sana bunları yazarken bir tek satırını bile hatırlamıyorum...
Bunun birkaç sebebi olabilir:
Birincisi; yazdıklarında samimi değilsindir... İkincisi; övmelerinin benim için önemi yermelerinden farksızdır... Üçüncüsü; bedenlerin içindeki can gibi, veya bulutların içindeki şimşek gibi, yahut ıslak bir kara kömürün içindeki sıcaklık gibi; bana ait olan cümlelerimin içindeki kıymetli manalar benden değildir!..
*
Şunları bilmeni istiyorum ki; insan, yol lambasını sever... Öyle sanır...
Fakat asıl sevdiği o değildir. Gördüğü odur sadece, yani ulaşabildiği odur!
Dolayısıyla yanılgısı da bundan, yani kârı da zararı da aynı sebepten olabilir o insanın.
Hâlbuki odasındaki lamba ile elektriğin kaynağı arasında hiç görmediği, hiç bilmediği neler, niceler vardır; bunu hatırlamaz bile insan...
*
Ben sana kaş çatsam, patlamış bir ampul gibi atıverirsin beni çöpe, bilirim...
Çünkü insan sevgisi geçicidir. İnsanoğlu bugün över, yarın söver; o böyle yaratılmıştır!
Bu garip değil ki... Senin ışıman ve ısınman lazım, aydınlanman ve üşümemen lazım, evindeki cihazların çalışması lazım; ihtiyacın olan bu...
İnsan böyle yaratılmıştır, zayıf, değişken, vefasız yaratılmıştır...
.....
Yol lambalarına bakmayı öğren!
İnsanları gör, ama asıl “arkalarını” görmeye çalış...
O zaman ne kendini yıpratırsın “elektriğin kesildiğini” sandığın zaman, ne çevreni, ne beni...
*
Yani ben değilim sana lazım olan...
Senin ihtiyacın;
Benden gelene!..
Bugün yarısını anladın... Yarın da diğer yarısını anlayacaksın! Ama bil ki; iyi bir şeyler söyledim! :)))
*
Dur hele... Sadece iltifatlara bakıp bütün satırlarıma sarılma... Biraz bekle. İyi bak... Kucakladığın pamuk çuvalının içindeki iğneleri de gör, çuvaldızları fark et...
İşte ancak ondan sonra; yani, işine gelmeyen sözlerimi de, işine gelenler kadar şevkle alıp canına bastırdığın gün, belki adın cânan da olur!
.....
Not: Bu köşe, 1994 senesinin Temmuz ayında başlamıştı. O günden bu yana binlerce yazı yayınlandı bu köşede. Fakat bu yazıların belki on misli kadar da mektup yazmışımdır; belki şu an beni unutmuş çok kimseye. Hâlâ da yazıyorum. Çoğu kayboldu o mektupların, bir kısmı sahibine bile ulaşamadı, ziyan olup gitti. Elimde kalanlardan bazılarına baktım ve fark ettim ki; onlar sadece bir tek kişi için yazılmış değiller. Çünkü okuduğum zaman yine/yeni bir şeyler anladım... İşte onlardan bazılarının bir iki yerlerine dokunup burada yayınlasam acaba sıkılır mısınız?

Stop
Muammer Erkul
10 Ocak 2008 Perşembe
Türkiye Gazetesi

Nazânıma mektuplar

Tarihsiz...
Bildiğim bu kadardı... Zaten bunları sana, günün birinde başkasından duyma, diye anlatmıştım.
Sakın bu konuyu tekrar sorma... İlgilenmediğim şeyler anlatıp, onlar hakkında beni hesaba çekmeye çalışıp, sonra cevaplarımdan dolayı küsüp, kendinin de benim de günlerimi zehir etme. Çünkü bunlar kafamda kaldıkça diyorum ki kendime: Bütün nazı bana!..
Geçen gün “O insanların her hâli sana zarar. Bunu biliyorsun da neden hâlâ ilgileniyorsun, çıkar onları hayatından!..” Dedim. İşte bunun için günlerin ve günlerim zehir oldu, bize yazık değil mi?
Ey Nazdârım;
Acaba benim kadar bunaldığın hiç oldu mu?.. Tartışmak için değil, onların “kumaşını” bildiğim için yaklaşmamanı istiyorum... Evet, her sözümü yapıyorsun; ama önce direndikten sonra, zaman geçtikten, ikimiz de tükendikten sonra!.. Ben işte bunları yaşamayalım diye konuşuyorum. “Şunlara dokunma ki pis kokmasın elin” diyorum! O gün de konu buydu. Çünkü yine kulağını, gözünü, zihnini kokutmuştun onlara sürünerek ve kelimelerimiz onların pis kokularıyla dolmuş, sohbetimiz kirlenmişti!
Bana, örnek verdiğim insanlar gibi davranmamı söylüyor, benden evliya sabrı bekliyorsun... İyi de ben kimim? Ben ki, kendim bile kendimin; deniz, yosun, balık, tütün, nem ve küf kokusuna bulanmış bir kayıkçı olduğumu biliyorum ve seni, şu akan çamurlu deryanın karşısına geçirmek istiyorum sadece! Yoksa köleden efendi tavrı, kürekçiden kaptan olgunluğu mu bekliyorsun?
Yorgunum. Dün geceden uykusuzum; sabahın 03’ünde yatmış ve üç buçuk saat sonra kalkmıştım. Bu sabah da yine erken kalkıp hastaneye uğrayacağımdan yatmak istiyorum.
Dualarımdasın ve dua bekliyorum. Hayırlı geceler...
*
Geri gönderiyorum. Fakat şu bana yazdıklarını, okuma; seyret... Kendi mektubunu sadece SEYRET... İşte bu mektup, kelime olarak değilse de “görüntü olarak” birkaç gün zihnimde gezecek; yazık değil mi bana?
Senin için açtığımda posta kutumu; bana senin adresinden, senin isminden, ara sıra da olsa güzel satırlar gelse ya... “Ben iyiyim” desen, sevinsem, sonra ben de sana güzel bir şeyler söylesem ve sen daha da iyi olsan ya...
Suçlamak değil bunlar; anlatmaya çalışıyorum: Senin kendi sıkıntıların bir yana, bir de başka erkeklerin, kadınların isimlerini, işlerini, sözlerini duymak istemiyorum... Ne yaparlarsa yapsınlar, bize ne! Tibet’teki bir adam yahut Şili’deki bir kadın kadar uzak olsunlar sana da, bana da...
Şimdi ben kızıyor muyum sana?.. Kızdığımı düşünüyorsan, evet kızıyorum; ama şefkat gösterdiğimi, sevdiğimi düşünüyorsan, evet aynen öyle oluyor...
Bunu anladığın gün... Beni anladığın gün; seni öpüp başıma koyacağım!
Bana bundan sonra ağlayan suratlar, kızgın işaretler gönderme... Ya gülerek yaz kelimelerini veya gülümseyebildiğin zamana kadar yazma!
Benim de bir yüreğim olduğunu anladığın gün, göreceksin ki seni nasıl “bir çiçek gibi” yakama takacağım!

Stop
Muammer Erkul
06 Ocak 2008 Pazar
Türkiye Gazetesi

Hoş geldin bayram

Hoş geldin bayram.
Serin bir gece daha düne gömerken kendini;
Beni, dudağımdan öpüşü gibi kahvemin...
Ve içimi ısıtışı gibi...
Hoş geldin.
*
Hoş geldin bayram.
“El kuzusu” bir koç bıçağa terk ederken kendini...
Ve terk edişlerin, “kavuşmalar” olduğunu hatırlatarak;
İçimi yakışı gibi...
Hoş geldin.
*
Hoş geldin bayram.
“Sükûneti susturmaya” paralarken kendini...
Kurulu saatlerin, korkmuş kuş sürülerinin çılgınca havalanışı, ve;
Son haykırışı gibi...
Hoş geldin.
*
Hoş geldin bayram.
Bitmez bir sevda ile zemine vururken kendini...
Zamanın; örse inen çekicin, aradaki çeliği aklından çıkarışı...
Beni mekâna çakışı gibi!
Hoş geldin.
*
Hoş geldin bayram.
Sonu olan âlemde sonsuzluğa gark ederken kendini...
Bir tas çorba, bir hırkanın saadetiyle, ıssız dağ başlarındaki loş odasında “Yaradan”ı arayan gözü yaşlı bir dervişin yalvararak;
Avuç açışı gibi...
Hoş geldin.
*
Hoş geldin bayram.
Tek sayfalık, ama ciltler dolusu kitaplar gibi okunmaya sunarken kendini...
İpek ipliklerden ince köklerini, çelik hançerler gibi kayalıklara saplayan minicik, minicik bir çiçeğin;
Dağlara baş kaldırışı gibi...
Hoş geldin.
*
Hoş geldin bayram.
Bitmez yolları dürüp, koydun heybene ve tıklattın kapımızı;
Gelişler kadar hoş geldin.
Hoş geldin bayram.
Bir bebeğin yüzünü gül bahçesine çeviren ilk tebessümler;
Gülüşler kadar hoş geldin...
Hoş geldin.

Stop
Muammer Erkul
20 Aralık 2007 Perşembe
Türkiye Gazetesi

Dost; sen gibi...

Ekmeği ikiye böldükten sonra, eşitliğinden emin olarak ortaya koyabiliyor musun...
Ve açıkça, net olarak diyebiliyor musun;
Al, canının istediğin parçayı!..
§
Emeği, ve sana ait zamanları döktükten sonra bir insanın üstüne...
Gördüğünde, karşındaki dudağın kıyısında kıymet bilmez bir tebessüm, asıl o zaman ne yapıyorsun?..
Artık geçmiş olan zamanlara bakıııp, bakıp ardında; ne diyor...
Ne düşünüyorsun?..
§
Bir gün, birinin, bir duasını duydum.
"Allah sana, senin gibi dostlar versin" diyordu...
.....
Karın boşluğuma koca bir yumruk yemiş gibi oldum, kusuyordum az daha...
Neredeyse,, neredeyse ödüm kopuyordu!..
§
Çünkü bu duaya katılmak;
Duada geçen kişinin mükemmelliğini tasdik etmek gibi bir şeydi...
.....
Kendini "ideal" bilmesi mümkün mü peki bir insanın;
Düzeltilecek, yontulacak, güçlendirilecek, tamir edilecek, tımar edilecek, imar edilecek bin eksiği, noksanı, hatası, kusuru yığılıyken kendi önünde?..
§
İşte o günden sonra, ufka farklı bir irtifadan bakmaya başladım...
Anladım ki;
Yok sanılanlarımı yok etmek için çok zamanım yok!..
§
Ve yapılacak şey şu ki;
Her birimiz...
Kendimize edinmeyi hayal ettiğimiz dostlar gibi dostlar olmalıyız...
.....
Olmaya çalışmalıyız!..
§
Allah sana, senin gibi dostlar versin...
Allah bana, benim gibi dostlar versin...
Allah bize, bizim gibi dostlar versin...
Bu duanın ne demek olduğunu anlayabilecek kaç kişi var, senden başka?..
Bu dua, "amin" derken titretiyor belki insanı, ama aynı zamanda bu dua; "edinmeyi hayal ettiğimiz dostlar gibi" dostlar olmaya da çağırmıyor mu bizi?..
§
Fısıltılar da her zaman kulağımızın dibinde aslında, öyle değil mi?
Yok sanılanlarımı yok etmek için çok zamanım yok!..
Yok sanılanlarını yok etmek için çok zamanın yok!..
Yok sanılanlarımızı yok etmek için çok zamanımız yok!..

Stop
Muammer Erkul
28 Ağustos 2003 Perşembe
Türkiye Gazetesi

Müslümana iman ettirmek!..

Bende takıntı başladı; “cuma vaazından geliyorum” diyen hanım görsem, neler dinlediğini soruyorum. Dün de ablama sordum;
“Kur’andan anlattı biri, dedi. Hatta seslerin kaybolmadığını... Gök tabakalarından birinde toplanan sesleri bilim adamlarının da bulduğunu... Hazret-i Ali efendimizin sesinin diğerlerinden ayrıldığını, anlattı dedi...”
Siz de rastlarsınız mutlaka. Aslında söz şu: “Aranızda dinsiz mi vardı ki Allahü tealanın var olduğunu ve gayrimüslim mi vardı da Sevgili Peygamberimizin hak olduğunu ispata çalıştı size? Sual melekleri kaç kişiye (seslerin göğün hangi tabakasında biriktiğini) sormuş? Peki kaç kişi “helada nasıl temizlendiğinden” mes’ul değil?
*
Böyle bir konu açtım, çünkü; iyi niyetli, samimi Müslüman hanımların önüne biri çıkıyor, bir “Mealli Kur’an” açıp konuşup, coşup coşturuyor, ağlayıp ağlatıyor!.. Ee, ne kötülük var ki bunda?.. Şu var: Bu insanlar, en az bir hafta daha böyle bir yere uğramayacaklar. Hazır ele geçirdiğinde onlara “hal bilgisi” o-k-u-s-a-n-a! Menkıbe o-k-u-y-a-r-a-k evliyayı sevdirsene! Fıkıh o-k-u-y-a-r-a-k her an lazım hayat ölçüleri versene ellerine!..
Buluta bak ki Allah’ın varlığına şahit olasın; böceğe bak ki Yaradan’ı tanı!.. Yahu Müslüman’ım ben! Sen bana tekrar tekrar iman ettirmeye uğraşacağına; “hangi durumda, neyden, nasıl sakınacağımı ve hangi işi veya farzı, ne zaman ve nasıl yapmam gerektiğini o-k-u-s-a-n-a!
*
Bazı konuşma meraklılarının en hoşlarına giden huy; Kur’an-ı kerimi açıp öyle konuşmak! Ki vah bu “keskin kılıcın” farkında olmayana!..
Çünkü bir cahil; sadece saygı ile baksa, kendisini Cennete uçuracak olan Kur’an-ı kerîm... Bir tek harfine yanlış mânâ veren diplomalı inatçıya Cehennemin dibini boylatır!
Bu ne gözü kara cürettir, anlamak mümkün değil!

Stop
Muammer Erkul
18 Ocak 2009 Pazar
Türkiye Gazetesi

Evinin sultanı ol!

Nazânıma mektuplar-4
Aptal sarışın, derler. Kime derler bunu?.. Güzel olan ama kafasızlığı yüzünden; kökünden, dalından koparılıp yemek masalarının ortasına konulmuş çiçeklere benzeyen zavallı kadınlara derler...
Aptal da sıfattır, sarışınlık da; yani ikisi de bir insanı tanımlar. Bu tanım, bir süre sonra karakter haline gelebilir. O yüzden, kendini kurnaz sanarak “aptal sarışını oynamak” da çok tehlikelidir!..
En az aptal sarışın olmak kadar kötü olan iki şey daha vardır ki; ahmak kumral veya kafasız esmer olmak!..
*
Dikkat et, bunların hepsi insan nefsinin oyunları. Kibir, gurur ve insanları kullanma arzusu, kazanma hırsı olmasaydı bunlar hiç kimsenin aklına bile gelmezdi...
Sen ki madem bana sormuşsun, söyleyeyim:
Kaldırımlara yayılmış hedefsizler ordusuna katılırsan, bir gün mutlaka biri gelir, hâkimin olur, madde veya mana boyutunda seni kendine esir eder...
Sen, evinin sultanı ol. Evine sultan olursan, evindekiler sana teb’a olur...
Teb’a; tâbi olanlar, demek... Sana tabi olunmasını istiyorsan, sen onlara tabi olacaksın; ailene yani, eşine, çocuklarına...
İşte hürriyet, işte cumhuriyet; bu “mutlakıyetin” içindedir!..
*
Yavuz Sultan Selim Hân; İslam âleminin halifesi olmuştu. Mekke ve Medine bölgesi, yani Haremeyn kendine bağlanmıştı. İlk Cuma günü, hutbe onun adına “Hâkim-ül Haremeyn” diye okunurken;
-Benim ismimi, hâkim-ül Haremeyn değil, “hadim-ül Haremeyn” olarak zikrediniz, diye müdahale etti, o şekilde okuttu. Ve o söz, yani “Haremeyn’in hademesi, hizmetçisi” sıfatı o günden sonra bütün padişahlarımıza bir unvan olarak kaldı ve her biri de bir buyruk gibi buna layık olmaya çalıştılar... Öyle ki, kendi boğazlarından, özel ihtiyaçlarından bile önce, oranın ihtiyacını düşünürlerdi. Oranın fakirlerinden bile bir mektup gelse; önce abdest alır, sonra öpüp başlarına kor, sonra da ayakta, edeple mektubu dinlerlerdi. Derlerdi ki;
“Bu mektup, oranın dilencilerinden bile gelse, üzerinde Haremeyn’in zerresi vardır ve içindekiler bana emirdir!..”
Bu hassasiyet, bütün o toprakların kendilerine mıknatıslanmasına sebep olmuştu...
Osmanlı’nın demir yumruğu böylesine pamuğa, ipeğe sarılı olmasaydı; hangi bölge, hangi coğrafya atalarımızın elinde beş yüz, altı yüz yıl kalır ve hangi millet kendi milletinden daha çok onlara tabi olmayı dilerdi?..
*
Yani sen evindeki eşine, evladına tabi olduğun kadar onlar da sana bağlanırlar...
Nefsin ve içine giren şeytan ve kötü arkadaşların ve pek çok yayınlar ve televizyonlar seni sokağa itmeye, sarayından atmaya, yani ülkenden sürgüne göndermeye çalışır... Sakın kanma!..
Sen evinin sultanı ol...
Sen, evindekileri sultan bilirsen; onlar da seni kendilerine sultan bilirler!

Stop
Muammer Erkul
13 Ocak 2008 Pazar
Türkiye Gazetesi

Alçı

(Yeni yazmaya başlayan bir dosta mektup)
..........
Yazan kimse, okuyanının zihninde ister istemez “şekil” alıyor... Ve genellikle bu şekil, alçı gibi donuyor...
Alçı kırılırsa; suyla karışsa bile yeniden hamur olmuyor, yeni şekiller için...
Kırılmışsa, o artık; alçıdan bir heykelin parçasıdır sadece!
Ya terk ediliyor bütün verecekleriyle birlikte... Veya çook nadir olarak, yapıştırılıyor kırık yerlerinden; ama o da eskisi gibi olmuyor!
Okuyucunun zihninde, sanki bir bina gibi tuğla tuğla inşa edilen yazar, zamansız aydınlanışlarla açığa çıkar, çözülür, yıkılırsa; aynı imza, aynı okuyucunun iç dünyasında bir daha kolayca doğrulamıyor!
*
Yazarlığın yolculuk oluşu gibi, okurluk ta bir yolculuktur...
Bağlayarak misal vereyim: Bir zamanlar, ünlü bir yabancı yazarın fotoğrafını görmüştüm ve artık okumamıştım onu... Bir yerli yazarı ise burnuyla oynarken görmüştüm kendi gazetesinin merdivenlerinde, yıkılmıştı gözümde!..
Kim kaybetti?
Şimdi, dikkat ediyorum elimden geldiği kadar; okuyucu kaybetmesin, diye...
*
Çoğu yazar ailesiyle birlikte yaşar, ama sanatçı; “ailesi” değildir...
Çoğu yazar korur ailesini okuyanının gözünden... Bunlara dikkat eden çoktur, ekrandakilerden de. Daha eskiler daha da hassasmış...
*
Bir yazar büyüğümün, camia içinde en samimi olduğu yakınlarından biriydim... Çocuklarıyla akrandık ve gelir giderlerdi babalarının yanına, biz birlikte çalışırken. Ustamdı, üzerimde çok emeği vardı... Öyle olduğu halde, on sene arayla birer kere çay içtik; yaz tatili yaptıkları iki ayrı şehirdeki dairelerinde... Bir kere de onlar bize geldiler!
Bu ilişkiyle kıyas kabul etmez yakınlıklarım, pek çok arkadaşımla birlikte yiyip içmişliğimiz, misafir kalmışlığımız vardır... Fakat yazılarımda bunlardan bile bahsederken; ortak anılarımızdan, yaşadıkları çevreden, belki duvarlarındaki resimlerden, kitaplarından filan bahsederim; onların hassasiyetlerine dikkat ederim... Mutlaka, şartsa bunu yapmam; var olan ölçülere göre bahsederim. Üstünkörü geçer ve kameramı hep odak noktasında tutarım; etraf ise ancak yan gözle fark edilir, hissedilir...
Çünkü... Onlar birer sanatçıdır, yazardır, üstelik dostlarımdırlar...
Öyleyse; okuyucularından korunmalıdırlar!..
*
Okuyandan korumak;
Yazar için değildir...
Okuyan içindir!
*
Yazar; “yazdığı”dır!..
*
Bir yazarın/sanatçının etrafındakiler konunun dışında kalmalıdır... Mesela kendisi açmamışsa; geçmişi, ana babası, kardeşleri, akrabaları... Medeni durumu... Varsa eşinin veya çocuklarının boyu posu, kaşı gözü, saçı süsü, kılığı kıyafeti, işi rütbesi... Ve özel tercihleri yazarın yazarlığından ayrı tutulmalıdır.
Yazar doğru yazıyor olsa bile eğri yapıyor olabilir...
Hâlbuki izleyen, izlediğinin izine basmak ister!
*
Konuyu toparlamak lazım; alçılar kırılmadan ve sözler uzamadan:
Yazarken hassas davranırız biz. Dostlarımızın ardını pek göstermeyiz. Göstersek sis içinde gösterir, yazarı koruruz...
Peki neden?
Okuyan için! Çünkü yazardan fazla, okuyan zarar görür bundan...
.....
Bunlar da, mesleğin derin sırlarındandı dostum...
Muhabbetle

Stop
Muammer Erkul
20 Nisan 2007 Cuma
Türkiye Gazetesi

Kırmızı ibikli küçük tavuk

Bir hikâye aktaracağım bugün size. “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” denen “güneşsiz” İngiltere’nin, belli ki UZMANLIK ALANI olduğu “sömürü düzeni”ni öğretmek için okuttuğu “The Little Red Hen” isimli okuma kitabından alınmış. Şimdilerde İnternet üzerinde adreslerden adreslere dolaşıp duruyor bu hikâye...
..............
Zamanında, güzel bir çiftlikte, kendi yiyeceğini kendi bulan kırmızı ibikli küçük bir tavuk, mutluluk içinde yaşarmış. Bir gün, bulduğu buğday tanelerini ekerse daha çok yiyecek elde edeceğini düşünmüş. Ancak nasıl ekeceğini bilmediği için arkadaşlarından yardım istemiş:
“Bu buğday tanelerini ekmem için kim bana yardım edecek?” Ördek cevaplamış:
“Ben edemem, ancak istersen sana kahve tohumu satabilirim. Buğday yerine kahve eker, çok para kazanır, istediğin kadar buğday alırsın.” Domuz oradan seslenmiş:
“Ben de yardım edemem, ancak kahve ekersen ürünlerini satın alırım.” Fare hemen atlamış:
“Ben de buğday ekiminden anlamam, fakat kahve ekmek için gereken parayı sana borç verebilirim...” Ticaret ve tarımdan anlamayan tavuk, bu sözleri dinleyip kahve ekmeye karar vermiş. Ama kahvenin de nasıl ekildiğini bilmediğinden gene yardım istemiş:
“Kahve ekmek için kim bana yardım edecek?” Ördek:
“Ben edemem. Ancak kahvenin çabuk büyümesi için sana gübre satabilirim” demiş. Domuz:
“Ben de anlamam, ancak kahvelerinin böceklerden korunması lazım, sana ilaç satabilirim” demiş. Fare ise:
“Gübre ve ilaç alman için sana borç verebilirim, demiş.
Sonunda işe başlayan zavallı çalışmııış çalışmış. Kahve yetiştirmek buğday yetiştirmekten çok daha zormuş ve daha çok gübre ve ilaç gerekiyormuş. Ama zengin olma hayaliyle sabreden tavuk, gerçekten de çok miktarda ürün elde etmiş. Kendisine yol gösteren arkadaşlarına seslenmiş:
“Kahveleri satmama kim yardım edecek?” Ördek:
“Ben yardım edemem, ancak kahveleri işlemek ve paketlemek için benim fabrikama getirmelisin!..” Demiş. Domuz ise:
“Ben de edemem, diye homurdanmış. Zaten her önüne gelen kahve ektiği için fiyatlar çok düştü, seninki de beş para bile etmez!” Fare:
“Bu işten anlamam. Ancak, benden aldığın borçları ödeme vakti geldi!..” Sonunda kırmızı ibikli küçük tavuk gerçeğin farkına varmış ve buğday yerine kahve ekmenin (bilmediği işe girmenin, el sözüne kanmanın) ne büyük bir hata olduğunu anlamış, çünkü borç içindeymiş ve yiyecek tek bir lokması bile yokmuş. Açlıktan ölmemek için yine yardım istemiş:
“Yiyecek bir kaç lokma bulmama kim yardım edecek?” Ördek:
“Ben yardım edemem, çünkü senin hiç paran yok.” Domuz:
“Ben de edemem, zaten herkes kahve ekti, kimse buğday ekmedi, hiç yiyecek kalmadı.” Fare:
“Ben de yiyecek bulamam. Ancak borçların yerine tarlanı elinden almak zorundayım. Bana itaat edersen belki orada boğaz tokluğuna çalışmana, benim için buğday yetiştirmene izin verebilirim.”
Şimdilerde, o kırmızı ibikli küçük tavuk, artık farenin olan kendi tarlasında buğday yetiştirip karnını doyurmaya çalışıyormuş...
§
İngiliz’in ilkokullarında okuttuğu bu hikâyeyi görünce, ilkokula başladığım sene “yaşadığım” bir hikâyeyi hatırladım: Bazı adamlar, sap çatılı bir köy evinin üzerine çıkmışlar, yangını söndürmeye uğraşıyorlardı. Bu birinci sahne... İkinci sahne ise; Ahmet amcam yere uzanmıştı ve Nuriye yengem, amcamın ayak tabanlarındaki “pişerek” lime lime olmuş etleri kopartıyordu!..
Hâlâ sorarım o yangın günü ve gecesini, ve amcam hâlâ; “hiçbir şey hissetmediğini” söyler!..
Bu, büyük bir farktır işte...
İngiliz sömürmekle övünür, bizse; yardım etmekle!..

Stop
Muammer Erkul
30 Nisan 2003 Çarşamba
Türkiye Gazetesi
 

2009 ·Vefâ Arşivi by TNB