Şiir

Şiir
Ben Osmanlıyım

Okudum Not Aldım

Okudum Not Aldım
Hayatta İki Şey

Türkçe... (Mi?)

Türkçe... (Mi?)
Tehlike...

Okudum Not Aldım

Okudum Not Aldım
Ne Çıkar Ateşböceği Sansalar Bizi…

Çocuğumu eğitim sisteminden korumam lazım

25 Aralık 2012 Salı

Ahmet Sağırlı gazetemizdeki bir yazısında “çocuğunuzu okula verirken ‘eğitim sisteminin vereceği hasarı nasıl azaltabilirim’ diye düşünmelisiniz” demişti. Elhak doğru... Bu ülkede eğitim düzeyi yükseldikçe idraklerin nasıl dumura uğradığını, zihinlerin nasıl köreldiğini gördükçe “ne yapsam da çocuğumu eğitim tahribatından korusam” diye düşünüp duruyorum. Cicili bicili kolejlerde, lüks kampüslü üniversitelerde okuyan gençlerin, müesses nizamın kutsallarına ve sloganlarına nasıl şevkle sahip çıktıklarını gördükçe... Profillerine Atatürk resmi koydukları twitter’da, facebook’da yazdıkları sığ ezberleri okudukça... Seçilmiş hükümete ve başbakana hakaret etmeyi ilericilik ve devrimcilik sayıp, iş oligarşik vesayet düzenini değiştirmeye gelince nasıl sistem savunucusu olduklarını gördükçe... Oğlumu “eğitilmekten” nasıl korumalıyım diye düşünmeden edemiyorum. *** “Öğrenci Kolektifi” diye ortaya dökülen gençleri dinlediniz mi? Bulamaca dönmüş fikirlerini, solcuyuz derken Kemalist ezberlerle konuşmalarını, devrimci olmaktan bahsederken tepkilerini -nedense- oligarşik statükoya değil de seçilmiş hükümete yöneltmelerini gördükçe, “ne olmuş bu gencecik insanlara?” demiyor musunuz? *** AK Parti’den nefret etmeyi statü sembolü hâline getiren kentli orta ve zengin sınıfın “en iyi okullarda!” okumuş çocuklarına sorsanız, hepsi ilerici ve çağdaştır. Ama 70 yıl öncesinin totaliter tek parti ideolojisinin sloganlarını tapınırcasına benimsemekten gocunmazlar. Demokrasi derler ama demokratik seçimle gelen iktidarı düşman olarak tarif ederler. Aldığı oyları da küçümser, “cahil halk” derler. Zira, kendileri eğitimlidir! İlkokuldan beri İngilizce öğrenmekte, bale, drama, gitar... ne kadar kurs varsa gitmektedirler. Eğitimsiz halk öyle mi ya! İşte böyle gidip “Akepe’ye” oy verirler onlar! Oysa, o burun kıvırılan halkın eğitim düzeyi düşük belki... Ama idrakleri, firasetleri birçok “diploma koleksiyoncusu marka çağdaşından” yüksek... Zira dogmatik eğitim sistemi onları fazla tahrip edememiş. İşte bu yüzden, oğlumun “düşünme melekelerinin” eğitim sisteminde dumura uğramaması için dua ediyorum.


Mustafa Selçuk
Türkiye Gazetesi
12 Aralık 2010 Pazar

Sen Bir Az-Gelişmişsin

15 Eylül 2010 Çarşamba


“Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik.

Bir biz vardık cihanda, bir de küffar…

Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalıyım” demeğe başladı, “Asya bir cüzzamlılar diyarıdır.”

Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “Hayır delikanlı”, diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”

Ve Hıristiyan Batı’nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “nişan-ı zişan” gibi gururla benimsedi aydınlarımız.”

Cemil Meriç

Canım İstanbul



Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, edâ, iklim;
O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale;
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım...
İstanbul,
İstanbul...

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
Bulutta saha kalkmış Fatih'ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mâna: Öleceğiz ne çare?
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...

O mânayı bul da bul!
İlle İstanbul’da bul!
İstanbul,
İstanbul...

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca'da yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her aksam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir “Kâtibim”i...

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak…
İstanbul,
İstanbul...

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef isler!
Yedi renk, yedi sesten şayisiz belirişler...
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgâr, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayından.
Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni söyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

Gecesi sümbül kokan
Türkçesi bülbül kokan
İstanbul,
İstanbul...

Necip Fazıl Kısakürek

Hak Yolunda Gidenlerin



Hak yolunda gidenlerin
Asa olsam ellerine
Er pir vasfın edenlerin
Kurban olsam dillerine

Torunuyuz bir dedenin
Tohumuyuz bir bedenin
Münkir ile cenk edenin
Silah olsam ellerine

Bir üstada olsam çırak
Bir olurdu yakın ırak
Kemiğimi yapsam tarak
Yar saçının tellerine

Vücudumu kavursalar
Yönüm yâre çevirseler
Harman edip savursalar
Muhabbetin yellerine

Vakit kalmadı durmağın
Kaldır Seyrani parmağın
Deryaya akan ırmağın
Katre olsam sellerine

Seyrani

Kişilik

27 Ağustos 2010 Cuma


"1982 yılı...
Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'nda 2. sınıf öğrencileri Türkiye Ekonomisi dersinin hocasını bekliyor.
Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. İçeriye kızgın bir bakış atıp kürsüye geçiyor.
Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
"Bakın" diyor. "Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey..."
Sonra (1)'in yanına bir (0) koyuyor:
"Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)'i (10) yapar".
Bir (0) daha...
"Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz."
Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: Yetenek... Disiplin... Sevgi...
Eklenen her yeni (0)'ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca...
Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)'i siliyor.
Geriye bir sürü sıfır kalıyor.
Ve Hoca yorumu patlatıyor:
"Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir!!!..."
Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülüyor."

?

Hepimiz Osmanlıyız!.. - II -

Sultan II. Abdülhamid Han’ın başkadın efendilerinden biri hayli yaşlanmış olduğu halde Teşvikiye’de mukimdir. Bir sabah ezan vakti kapıları çalınır. Kapıyı kadın efendinin kızı açar ve açmasıyla birlikte donakalır. Karşısında Başvekil Adnan Menderes durmaktadır. Hemen kendini toparlayarak içeri buyur eder. Başkadın efendi gelenin kim olduğunu sorar? Kızı ne desin? Başvekil dese, o da ne? diyecek Saniyelik bir tereddütten sonra cevabı şu şekilde verir:
-Türkiye’nin sadrazamı.
“Türkiye’nin Sadrazamı” hal-hatır faslından sonra ikram edilen bir fincan kahveyi içer ve müsaade ister. Ayağa kalkarken koyun cebinden çıkarttığı zarfı önündeki sehpaya yavaşça bırakır “ihtiyaçlarınız için âcizâne hediyemizdir.”
Menderes niçin asıldı?
Şunlardan dersek bize katılır mısınız?
Ezanın Arapça okunmasına izin verdiği için.
Bu millet isterse Hilafeti de getirir dediği için.
Ben Orduyu yedek subaylarla da idare ederim dediği için.
Osmanlıyı böylesine sevdiği için.
Çeyrek asır önceydi...
Fatih’teki Hakikat Kitabevi, o zaman Işık Kitabevi’nin deposuydu. Bir bayram sabahı bu depoyu arkadaşlarla doldurmuştuk. Tam İlmihal kitabının müellifi Hüseyin Hilmi Işık Hocamız, mütebessim bir çehreyle içeri girdiler Bizlerle teker teker bayramlaştılar. Şöyle diyorlardı: “Iydiniz saîd olsun kardeşim”. Bayramlaşmadan sonra ilk sözleri şu oldu: “Bizim ilk mürşidimiz ana-babalarımızdır. Sonraki mürşidimiz ise Osmanoğullarıdır. Osmanoğulları olmasaydı şimdi kim bilir neydik?”
Bundan 15 yıl kadar önceydi. Hacegân Lokantasında bir velime yemeğindeydik. Eski Van Müftüsü muhterem Kasım Arvasi ile yan yana oturuyorduk. Söz, Osmanoğullarına geldi. Müftü amcamız, bir şey dediler. O güne dek hiç işitmemiştik. “Abdülhakim Arvasi Hazretleri buyurdular ki; ‘Osman-oğulları seyyid idiler fakat her ne hikmetse bunu âşikâr etmediler.’
Mehmet Said Arvas Hocamız, Hollanda’da bir hadise anlattılar. “Bir gün birisi Timur Han’ı rüyasında görür. Cehenneme götürmektedirler. Tam o esnada Sevgili Peygamberimiz -aleyhisselam- görünür. ‘Durun’ buyururlar, ‘Bu, evlatlarıma çok hizmet etti!’ Timur, kurtulur. Said Hocamız, devam ettiler: “Bu hadiseyi bir yerde anlattığımda dinleyen gençlerden biri şöyle sordu; ‘Peki efendim, o devirde yaşasaydık Yıldırım’ın mı, Timur’un mu yanında yer alacaktık?’ Said Hoca, şu cevabı vermiş: “Tabii ki Yıldırım’ın yanında yer alırdık. Çünkü Abdülhakim Arvasi Hazretleri buyurdular ki; ‘Eshabı Kiramdan sonra İslamiyet’e en büyük hizmeti Osmanoğulları yapmıştır...”
Bu yüksek şerefi Türk Milletine Hânedân-ı âli Osman bağışlamıştır.
Bu aile, 1924’te Türk Milleti adına, fakat Türk milletine rağmen, bu ülkeden 48 saat içinde yurt dışı edildi. Onlardan bazıları yoksul düştü ancak asla ahlaktan düşmediler. En zor zamanlarında bile devlete küsmediler, devlet aleyhine tek kelime etmediler.
Şehzade Ertuğrul Osman Osmanoğlu, İstanbul’da vefat etti. Hanedan Reisi bu Osmanoğlunun hususiyeti, Saray Terbiyesi ile büyümüş son kişi olmasıydı.
Hanedan’ın, Türk milletinin, Osmanlı Milletler Topluluğu’nun başı sağ olsun.
Şehzade Ertuğrul Osmanoğlu’na rahmet niyaz ediyoruz..
Onun ölümüyle Osmanlı bitmedi.
Osmanlı, bu milletin şahs-ı
mânevisinde mündemiçtir.
Çünkü, hepimiz Osmanlıyız.
Bu toprakların her unsuru, Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Rum, Arnavut, Bulgar... hepimiz.
Çünkü biz, Devlet-i Ebed Müddetiz.

Entellektüel Boyut - Rahim Er
29 Eylül 2009 Salı
Türkiye Gazetesi

Hepimiz Osmanlıyız!.. - I -

> Washington DC

Sene 1952, Başvekil Adnan Menderes, Fransa’ya resmi bir ziyaret yapar. O ziyaret esnasında Hanedan-ı âli Osman’dan bazı kadın âzâların Fransız ordusunda çamaşırcılık yaptığını öğrenir. Buna çok üzülür, kalbi burkulur. Türkiye’ye dönüşünde Çankaya’ya çıkar. Reis-i Cumhur Celal Bayar’dır. Başvekil, ziyaretine dair malumatı arz ettikten sonra Hanedan mensubu kadınların içine düştükleri perişan vaziyeti dile getirir.
Merhum Başvekil şunu der:
-Bunlar, bu millete 650 sene hizmet etmiş bir ailenin ferdleridir. Şu oldu-bu oldu, doğru yanlış, her ne ise şu ân memleket haricindeler ve vaziyetleri de hepimizin hicaptan yüzünü kızartacak hâldedir. Zât-ı âlilerine şunu teklif ediyorum “vatana kabul edelim, bari kendi ordumuzda aynı işi yapsınlar.” Bayar, olanca gaddarlığını takınarak teklifi reddeder “hayır!” Zira “Atatürk, seni sevmek ibadettir!” diyen kıdemli bir ittihatçının böyle bir teklifi kabul etmesi kendini inkâr olacaktır. Cevap üzerine Menderes, masadan boş bir kâğıdı kaptığı gibi istifa istidasını yazar ve odayı sür’atle terk eder. Muhatabı, merkepten düşmüş gibidir. Arkasından baka kalır. Kendini toparlar toparlamaz da adamlar koşturur. Galip gelen zarif Menderes’tir. Böylece kısa süre sonra “Hanedanın kadın azalarının yurda kabulüne dair kanun” ismiyle bir kanun çıkartılır. Sadece Hanımlara yol açılmıştır. Bazıları gelirler. Çünkü bu defa da aileler parçalanmaktadır. Çoğu kırgındır. Bazı erkekler ise İstanbul’u uzaktan da olsa bir kere seyredebilmek için Boğazdan transit geçen gemilere binerler.
Hanedanın erkek üyelerini kabulü için 1974 yılına kadar beklemek gerekecektir.
1960’lı yılların sonuna doğru Kadir Mısıroğlu OSMANOĞULLARININ DRAMI ismindeki fevkalade kıymetli eserini hazırlamak için yaptığı araştırmalar zımnında Fransa’nın Nice şehrine de gider. Sultan Abdülaziz Han’ın oğlu Şehzade Mahmud Şevket Efendi, burada yaşamaktadır. Çektikleriyle şehzadeyi civanbaht mı, şehzadeyi bedbaht mı olduğu münakaşa mevzuu olacak olan şehzade, yatalak kızı Nermin Sultan’la birliktedir. Ressamlık yaparak hayatını idame ettirmektedir.
Muhterem Mısıroğlu ile şehzade Efendi’nin konuşmalarında Şehzadenin şu hükmü, muhteşem bir tarihi tesbittir. Şöyle der:
-Erkek âzâlara da izin verecekler. Fakat Saray terbiyesi ile büyümüş nesiller vefat ettikten sonra.
Burada anahtar kelime Saray Terbiyesidir.
Sene 1974, CHP-MSP iktidarı iş başındadır. Başbakan Bülent Ecevit’tir. Komünist militanlar için af çıkartılacaktır. Demokratik Parti Konya Milletvekili Hasan Korkmazcan ve bir kısım arkadaşlarının teklifiyle çıkacak kanuna bir fıkra daha eklenir. O fıkra, Osmanoğulları’nın erkek evladının da Türkiye’ye gelmesine imkân vermektedir. O sırada birçok kimse bu kanuna muhalefet etti. Anarşist ve komünistlerle birlikte bir af hazmedilemiyordu.
İmkân veya izin değil de af.
Kim kimi affedecekti?
Kim kimi affetmişti?

Entellektüel Boyut - Rahim Er
28 Eylül 2009 Pazartesi
Türkiye Gazetesi

Tenkitten hoşlanır mısınız?

Dürüst olalım. Kimse eleştiriden, yaptığı işin kritik edilmesinden haz etmez. İnsanın tabiatında takdir edilme ihtiyacı vardır. Marifet iltifata tabidir sözü herkesin malumudur. “Eleştirilere açığım” diyenler dahi, o “güvenli duruş”un altında “eleştiri olmasa keşke...” hissini saklarlar. Duygusal olarak böyle; lakin aklı selim sahibi olanlar, rasyonel davrananlar, yaptıklarından emin olanlar, komplekslerinden arınmış olanlar için eleştiri, rahatsız edici olmaktan çıkar. Hatta faydalanılan, “daha iyisi için dikkate alınan” bir “geri besleme” unsuru haline gelir. Mesela, yaptığı işe, sahip olduğu makama uygun niteliğe sahip olan, eğitim, donanım, yetenek olarak yeterli olduğunu bilen bir kimse tenkit edildiğinde, bundan gocunmaz; kendini savunsa dahi, o tenkidin içinden işine yarayacak birşeyler bulur ve bir dahaki sefer için değerlendirmek üzere dağarcığına atar. Evet, eleştirilmekten o da hoşlanmaz ama, istifade etme cihetine gider. Rahattır, zira kendini savunmaya ve negatif düşünmeye sevkeden kompleksleri yoktur.

Hasım
Kendinden ve niteliklerinden emin olmayanlarsa eleştiriyi, “kendilerine karşı yapılan bir hamle, düşmanca tutum” gibi algılarlar. Hemen savunmaya ve bu arada da eleştiri sahibine yönelik ithamlara girişirler. Zira eleştirinin, dikkatleri kendi noksanlarına, yetersizliklerine çekmesinden tedirgin olurlar. Her tenkidi, kendi donanım eksikliklerine yapılan bir vurgu olarak kabul ederler. Zira kendilerine bir türlü güvenememektedirler; yapılan her eleştiriyi, elde ettikleri mevkiye veya imkânlara yönelik bir saldırı olarak görürler. Haliyle de “eleştiriden istifade etme imkânını” ıskalarlar. Her eleştiri bir “saldırı” olduğu için de, “mukabil saldırıya geçerler”. Böylelikle kendilerini “savunurlar”. Oysa, yapıcı manadaki her eleştiri, kendi içinde bir tekamülü de barındırır. Eleştiri, yaptıklarımızın başkaları tarafından da dikkate alındığını, değerlendirildiğini gösterir. Tenkit ediliyorsak önemseniyoruz demektir. O halde kızmaya, tedirgin olmaya, savunmaya geçmeye gerek yok; eleştiri dinamizm getirir.

Türkiye Gazetesi
Mustafa Selçuk
24 Şubat 2007 Cumartesi

Yaratmak ve mucize göstermek

15 Haziran 2010 Salı

Kültür erozyonundaki kayıplarımızdan biri de değerlerin gördüğü tahribat. Tabiî ki bir kasıt yok ama, bilgisizliğin yol açtığı aşınma var. Kimse “…tedavi ettim” diye konuşmaz. Tedavi fiili, belli şartlarda hekimlerin yetkisindedir. Bunun gibi kimse “yarattım” da diyemez, dememeli. Yaratmak, yüce Allah’a ait bir fiil. Yaratmak, yoktan var etmektir. Mevcut değilken halk etmek. Halk etmek, Halik’ın inhisarındadır. Yaratmak kelimesi, bilenleri dehşete düşürecek bir şekilde telaffuz ediliyor. Evvela creation “kreasyon” kelimesi yerine söylenir oldu. Sonra müzik yapan, resim çizen, kitap yazan… herkes, hiç çekinmeden, hiçbir mânevî ürperti duymadan “yarattım” demeye başladı. Öylece de gidiyor. İnsan, haddini bilmeli. Yüzündeki sivilceyi sağaltmaktan âciz, zavallı insan, neyi ne ile nasıl yaratır? İnsan, imal eder, inşa eder, yapar, keşfeder, bulur, yazar, çizer, besteler… fakat yaratamaz.

Sorumsuzluklardan birini de mucize kelimesi için görüyoruz.

Futbolcunun gol atmasından tutun da daha neye ve nerelere kadar “bu bir mucize” denip duruyor. En son örneğini Konya’daki Zümrüt Apartmanı enkazından bir yaralının kurtarılmasında yaşadık. Bu yaralıyı Lady/leydi isminde bir Jandarma köpeği haber verdi. Önce bir gencin sonra da bir genç hanımın üstelik de 6 gün sonra enkaz altından kurtarılması hepimizi sevince gark etmişti… Muhabirlerse hesapsızca “mucize” deyip duruyorlardı.

Zaten bu çökmenin flaş kelimesi “mucize”.

Dildeki fukaralığın bir tezahürü. Harikulade, harika, fevkâlâde, olağanüstü, insanı hayrete düşüren ve benzeri kelimeler hatırlanamıyordu. Hadi bu dikkatsizliği görev ve mesleğinin başındaki muhabirlerin iş heyecanına verelim. Peki, yılların gazetesinin “leydi ile gelen mucize” diye manşet atmasına ne demeli?

Yaratmak, münhasıran, ancak ve yalnız Allah’a mahsus olduğu gibi mucize göstermek de münhasıran, ancak ve yalnız Peygamberlere mahsustur.

Haberde sür’ate, ânında canlı bağlantı imkânlarına, 60 sayfalık gazetelere kavuştuk. Keyfiyette ise çok şey kaybettik. Manzara ortada, bir değere gereken değer verilmeyince nasıl vahim bir sonuç doğuyor.

Bu nasıl manşettir?

Rahim Er
11 Şubat 2004 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Bir saat

Birini düşün ki işi yok, mesleği yok; geliri, malı, evi ve eşyası yok. Sokakta kalsa gidecek yeri, sığınacak kapısı yok…

Fakat biri var ki onu seviyor; koruyor, kolluyor. Onun için de çalışıyor; kendi kazancından ilk payı ona ayırıyor. Kendinden önce ona kıyafet alıyor, kendinden önce onun yemesini istiyor. Bir ihtiyacı olduğunda, kendininkileri unutup ona lazım olanı bulmaya çalışıyor ki böyle davranmaktan mutlu oluyor…

***

Evi olmayan için kendi evinde bir oda açıyor; bu odayı ona uygun eşyalarla donatıyor ve dolaplarını onun için alınmış giysilerle dolduruyor…

Sofrada yer açılıyor ona. Yemekler hazırlanırken, ilk önce onun hangi yemeği sevdiği veya hangi gıdaya ihtiyacı olduğu hatırlanıyor. Bütün ihtiyaçları ve rahatsızlıkları bu evin birinci derecede önemli işleri olarak kabul ediliyor.

Dışarıdan ve dışarıdaki yabancılardan gelebilecek her türlü rahatsızlık için bütün önlemler alınıyor. Rahat etmesi için; dinlenmesi ve eğlenmesi için seferber olunuyor. Geliri olmadığından; akla gelmeyen ufak tefek ihtiyaçlarını kendi karşılayabilmesi için cebine bir miktar harçlık da konuluyor…

***

Hayal etmeni istediğim bu insanlar arasındaki bağın kuvvetini, sevginin gücünü tahmin edebiliyor musun?.. Bütün ihtiyaçları karşıladığı gibi zaten hep karşılamak isteyen ve bundan da çok mutlu olan kişinin, diğeri tarafından nasıl bir duyguyla sevildiğini anlayabiliyor musun?

Öyleyse şimdi, şuna cevap ver: Bütün bu fedakârlıkları yapan insanın; diğerinden bir tek şey istemeye hakkı olabilir mi sence?.. Mesela;

“Bütün işlerinden, istirahat ve eğlencenden arta kalan zamanın sadece bir saatinde, şu elimde tuttuğum kitaptan okur musun?” Dese, ne der? Yani ne dersin?..

***

Kısa süren sessizliği şu cümleler bozdu:

“Bir evlat, elbette bu ricayı kıramaz! Ben de elbette alacağımı aldım bu sözlerden. Hayatımı şekillendirecek olan bu kitaplardan elbette bir saat okurum… Bir aile sıcaklığının, bir ana babanın yaptıklarının karşılığı nasıl ödenebilir, onların böyle bir ricası nasıl geri çevrilir?..”

Muammer Erkul
31 Ekim 2008 Cuma
Türkiye Gazetesi
 

2009 ·Vefâ Arşivi by TNB