Şiir

Şiir
Ben Osmanlıyım

Okudum Not Aldım

Okudum Not Aldım
Hayatta İki Şey

Türkçe... (Mi?)

Türkçe... (Mi?)
Tehlike...

Okudum Not Aldım

Okudum Not Aldım
Ne Çıkar Ateşböceği Sansalar Bizi…

Hoş geldin bayram

8 Şubat 2010 Pazartesi

Hoş geldin bayram.
Serin bir gece daha düne gömerken kendini;
Beni, dudağımdan öpüşü gibi kahvemin...
Ve içimi ısıtışı gibi...
Hoş geldin.
*
Hoş geldin bayram.
“El kuzusu” bir koç bıçağa terk ederken kendini...
Ve terk edişlerin, “kavuşmalar” olduğunu hatırlatarak;
İçimi yakışı gibi...
Hoş geldin.
*
Hoş geldin bayram.
“Sükûneti susturmaya” paralarken kendini...
Kurulu saatlerin, korkmuş kuş sürülerinin çılgınca havalanışı, ve;
Son haykırışı gibi...
Hoş geldin.
*
Hoş geldin bayram.
Bitmez bir sevda ile zemine vururken kendini...
Zamanın; örse inen çekicin, aradaki çeliği aklından çıkarışı...
Beni mekâna çakışı gibi!
Hoş geldin.
*
Hoş geldin bayram.
Sonu olan âlemde sonsuzluğa gark ederken kendini...
Bir tas çorba, bir hırkanın saadetiyle, ıssız dağ başlarındaki loş odasında “Yaradan”ı arayan gözü yaşlı bir dervişin yalvararak;
Avuç açışı gibi...
Hoş geldin.
*
Hoş geldin bayram.
Tek sayfalık, ama ciltler dolusu kitaplar gibi okunmaya sunarken kendini...
İpek ipliklerden ince köklerini, çelik hançerler gibi kayalıklara saplayan minicik, minicik bir çiçeğin;
Dağlara baş kaldırışı gibi...
Hoş geldin.
*
Hoş geldin bayram.
Bitmez yolları dürüp, koydun heybene ve tıklattın kapımızı;
Gelişler kadar hoş geldin.
Hoş geldin bayram.
Bir bebeğin yüzünü gül bahçesine çeviren ilk tebessümler;
Gülüşler kadar hoş geldin...
Hoş geldin.

Stop
Muammer Erkul
20 Aralık 2007 Perşembe
Türkiye Gazetesi

Dost; sen gibi...

Ekmeği ikiye böldükten sonra, eşitliğinden emin olarak ortaya koyabiliyor musun...
Ve açıkça, net olarak diyebiliyor musun;
Al, canının istediğin parçayı!..
§
Emeği, ve sana ait zamanları döktükten sonra bir insanın üstüne...
Gördüğünde, karşındaki dudağın kıyısında kıymet bilmez bir tebessüm, asıl o zaman ne yapıyorsun?..
Artık geçmiş olan zamanlara bakıııp, bakıp ardında; ne diyor...
Ne düşünüyorsun?..
§
Bir gün, birinin, bir duasını duydum.
"Allah sana, senin gibi dostlar versin" diyordu...
.....
Karın boşluğuma koca bir yumruk yemiş gibi oldum, kusuyordum az daha...
Neredeyse,, neredeyse ödüm kopuyordu!..
§
Çünkü bu duaya katılmak;
Duada geçen kişinin mükemmelliğini tasdik etmek gibi bir şeydi...
.....
Kendini "ideal" bilmesi mümkün mü peki bir insanın;
Düzeltilecek, yontulacak, güçlendirilecek, tamir edilecek, tımar edilecek, imar edilecek bin eksiği, noksanı, hatası, kusuru yığılıyken kendi önünde?..
§
İşte o günden sonra, ufka farklı bir irtifadan bakmaya başladım...
Anladım ki;
Yok sanılanlarımı yok etmek için çok zamanım yok!..
§
Ve yapılacak şey şu ki;
Her birimiz...
Kendimize edinmeyi hayal ettiğimiz dostlar gibi dostlar olmalıyız...
.....
Olmaya çalışmalıyız!..
§
Allah sana, senin gibi dostlar versin...
Allah bana, benim gibi dostlar versin...
Allah bize, bizim gibi dostlar versin...
Bu duanın ne demek olduğunu anlayabilecek kaç kişi var, senden başka?..
Bu dua, "amin" derken titretiyor belki insanı, ama aynı zamanda bu dua; "edinmeyi hayal ettiğimiz dostlar gibi" dostlar olmaya da çağırmıyor mu bizi?..
§
Fısıltılar da her zaman kulağımızın dibinde aslında, öyle değil mi?
Yok sanılanlarımı yok etmek için çok zamanım yok!..
Yok sanılanlarını yok etmek için çok zamanın yok!..
Yok sanılanlarımızı yok etmek için çok zamanımız yok!..

Stop
Muammer Erkul
28 Ağustos 2003 Perşembe
Türkiye Gazetesi

Müslümana iman ettirmek!..

Bende takıntı başladı; “cuma vaazından geliyorum” diyen hanım görsem, neler dinlediğini soruyorum. Dün de ablama sordum;
“Kur’andan anlattı biri, dedi. Hatta seslerin kaybolmadığını... Gök tabakalarından birinde toplanan sesleri bilim adamlarının da bulduğunu... Hazret-i Ali efendimizin sesinin diğerlerinden ayrıldığını, anlattı dedi...”
Siz de rastlarsınız mutlaka. Aslında söz şu: “Aranızda dinsiz mi vardı ki Allahü tealanın var olduğunu ve gayrimüslim mi vardı da Sevgili Peygamberimizin hak olduğunu ispata çalıştı size? Sual melekleri kaç kişiye (seslerin göğün hangi tabakasında biriktiğini) sormuş? Peki kaç kişi “helada nasıl temizlendiğinden” mes’ul değil?
*
Böyle bir konu açtım, çünkü; iyi niyetli, samimi Müslüman hanımların önüne biri çıkıyor, bir “Mealli Kur’an” açıp konuşup, coşup coşturuyor, ağlayıp ağlatıyor!.. Ee, ne kötülük var ki bunda?.. Şu var: Bu insanlar, en az bir hafta daha böyle bir yere uğramayacaklar. Hazır ele geçirdiğinde onlara “hal bilgisi” o-k-u-s-a-n-a! Menkıbe o-k-u-y-a-r-a-k evliyayı sevdirsene! Fıkıh o-k-u-y-a-r-a-k her an lazım hayat ölçüleri versene ellerine!..
Buluta bak ki Allah’ın varlığına şahit olasın; böceğe bak ki Yaradan’ı tanı!.. Yahu Müslüman’ım ben! Sen bana tekrar tekrar iman ettirmeye uğraşacağına; “hangi durumda, neyden, nasıl sakınacağımı ve hangi işi veya farzı, ne zaman ve nasıl yapmam gerektiğini o-k-u-s-a-n-a!
*
Bazı konuşma meraklılarının en hoşlarına giden huy; Kur’an-ı kerimi açıp öyle konuşmak! Ki vah bu “keskin kılıcın” farkında olmayana!..
Çünkü bir cahil; sadece saygı ile baksa, kendisini Cennete uçuracak olan Kur’an-ı kerîm... Bir tek harfine yanlış mânâ veren diplomalı inatçıya Cehennemin dibini boylatır!
Bu ne gözü kara cürettir, anlamak mümkün değil!

Stop
Muammer Erkul
18 Ocak 2009 Pazar
Türkiye Gazetesi

Evinin sultanı ol!

Nazânıma mektuplar-4
Aptal sarışın, derler. Kime derler bunu?.. Güzel olan ama kafasızlığı yüzünden; kökünden, dalından koparılıp yemek masalarının ortasına konulmuş çiçeklere benzeyen zavallı kadınlara derler...
Aptal da sıfattır, sarışınlık da; yani ikisi de bir insanı tanımlar. Bu tanım, bir süre sonra karakter haline gelebilir. O yüzden, kendini kurnaz sanarak “aptal sarışını oynamak” da çok tehlikelidir!..
En az aptal sarışın olmak kadar kötü olan iki şey daha vardır ki; ahmak kumral veya kafasız esmer olmak!..
*
Dikkat et, bunların hepsi insan nefsinin oyunları. Kibir, gurur ve insanları kullanma arzusu, kazanma hırsı olmasaydı bunlar hiç kimsenin aklına bile gelmezdi...
Sen ki madem bana sormuşsun, söyleyeyim:
Kaldırımlara yayılmış hedefsizler ordusuna katılırsan, bir gün mutlaka biri gelir, hâkimin olur, madde veya mana boyutunda seni kendine esir eder...
Sen, evinin sultanı ol. Evine sultan olursan, evindekiler sana teb’a olur...
Teb’a; tâbi olanlar, demek... Sana tabi olunmasını istiyorsan, sen onlara tabi olacaksın; ailene yani, eşine, çocuklarına...
İşte hürriyet, işte cumhuriyet; bu “mutlakıyetin” içindedir!..
*
Yavuz Sultan Selim Hân; İslam âleminin halifesi olmuştu. Mekke ve Medine bölgesi, yani Haremeyn kendine bağlanmıştı. İlk Cuma günü, hutbe onun adına “Hâkim-ül Haremeyn” diye okunurken;
-Benim ismimi, hâkim-ül Haremeyn değil, “hadim-ül Haremeyn” olarak zikrediniz, diye müdahale etti, o şekilde okuttu. Ve o söz, yani “Haremeyn’in hademesi, hizmetçisi” sıfatı o günden sonra bütün padişahlarımıza bir unvan olarak kaldı ve her biri de bir buyruk gibi buna layık olmaya çalıştılar... Öyle ki, kendi boğazlarından, özel ihtiyaçlarından bile önce, oranın ihtiyacını düşünürlerdi. Oranın fakirlerinden bile bir mektup gelse; önce abdest alır, sonra öpüp başlarına kor, sonra da ayakta, edeple mektubu dinlerlerdi. Derlerdi ki;
“Bu mektup, oranın dilencilerinden bile gelse, üzerinde Haremeyn’in zerresi vardır ve içindekiler bana emirdir!..”
Bu hassasiyet, bütün o toprakların kendilerine mıknatıslanmasına sebep olmuştu...
Osmanlı’nın demir yumruğu böylesine pamuğa, ipeğe sarılı olmasaydı; hangi bölge, hangi coğrafya atalarımızın elinde beş yüz, altı yüz yıl kalır ve hangi millet kendi milletinden daha çok onlara tabi olmayı dilerdi?..
*
Yani sen evindeki eşine, evladına tabi olduğun kadar onlar da sana bağlanırlar...
Nefsin ve içine giren şeytan ve kötü arkadaşların ve pek çok yayınlar ve televizyonlar seni sokağa itmeye, sarayından atmaya, yani ülkenden sürgüne göndermeye çalışır... Sakın kanma!..
Sen evinin sultanı ol...
Sen, evindekileri sultan bilirsen; onlar da seni kendilerine sultan bilirler!

Stop
Muammer Erkul
13 Ocak 2008 Pazar
Türkiye Gazetesi

Alçı

(Yeni yazmaya başlayan bir dosta mektup)
..........
Yazan kimse, okuyanının zihninde ister istemez “şekil” alıyor... Ve genellikle bu şekil, alçı gibi donuyor...
Alçı kırılırsa; suyla karışsa bile yeniden hamur olmuyor, yeni şekiller için...
Kırılmışsa, o artık; alçıdan bir heykelin parçasıdır sadece!
Ya terk ediliyor bütün verecekleriyle birlikte... Veya çook nadir olarak, yapıştırılıyor kırık yerlerinden; ama o da eskisi gibi olmuyor!
Okuyucunun zihninde, sanki bir bina gibi tuğla tuğla inşa edilen yazar, zamansız aydınlanışlarla açığa çıkar, çözülür, yıkılırsa; aynı imza, aynı okuyucunun iç dünyasında bir daha kolayca doğrulamıyor!
*
Yazarlığın yolculuk oluşu gibi, okurluk ta bir yolculuktur...
Bağlayarak misal vereyim: Bir zamanlar, ünlü bir yabancı yazarın fotoğrafını görmüştüm ve artık okumamıştım onu... Bir yerli yazarı ise burnuyla oynarken görmüştüm kendi gazetesinin merdivenlerinde, yıkılmıştı gözümde!..
Kim kaybetti?
Şimdi, dikkat ediyorum elimden geldiği kadar; okuyucu kaybetmesin, diye...
*
Çoğu yazar ailesiyle birlikte yaşar, ama sanatçı; “ailesi” değildir...
Çoğu yazar korur ailesini okuyanının gözünden... Bunlara dikkat eden çoktur, ekrandakilerden de. Daha eskiler daha da hassasmış...
*
Bir yazar büyüğümün, camia içinde en samimi olduğu yakınlarından biriydim... Çocuklarıyla akrandık ve gelir giderlerdi babalarının yanına, biz birlikte çalışırken. Ustamdı, üzerimde çok emeği vardı... Öyle olduğu halde, on sene arayla birer kere çay içtik; yaz tatili yaptıkları iki ayrı şehirdeki dairelerinde... Bir kere de onlar bize geldiler!
Bu ilişkiyle kıyas kabul etmez yakınlıklarım, pek çok arkadaşımla birlikte yiyip içmişliğimiz, misafir kalmışlığımız vardır... Fakat yazılarımda bunlardan bile bahsederken; ortak anılarımızdan, yaşadıkları çevreden, belki duvarlarındaki resimlerden, kitaplarından filan bahsederim; onların hassasiyetlerine dikkat ederim... Mutlaka, şartsa bunu yapmam; var olan ölçülere göre bahsederim. Üstünkörü geçer ve kameramı hep odak noktasında tutarım; etraf ise ancak yan gözle fark edilir, hissedilir...
Çünkü... Onlar birer sanatçıdır, yazardır, üstelik dostlarımdırlar...
Öyleyse; okuyucularından korunmalıdırlar!..
*
Okuyandan korumak;
Yazar için değildir...
Okuyan içindir!
*
Yazar; “yazdığı”dır!..
*
Bir yazarın/sanatçının etrafındakiler konunun dışında kalmalıdır... Mesela kendisi açmamışsa; geçmişi, ana babası, kardeşleri, akrabaları... Medeni durumu... Varsa eşinin veya çocuklarının boyu posu, kaşı gözü, saçı süsü, kılığı kıyafeti, işi rütbesi... Ve özel tercihleri yazarın yazarlığından ayrı tutulmalıdır.
Yazar doğru yazıyor olsa bile eğri yapıyor olabilir...
Hâlbuki izleyen, izlediğinin izine basmak ister!
*
Konuyu toparlamak lazım; alçılar kırılmadan ve sözler uzamadan:
Yazarken hassas davranırız biz. Dostlarımızın ardını pek göstermeyiz. Göstersek sis içinde gösterir, yazarı koruruz...
Peki neden?
Okuyan için! Çünkü yazardan fazla, okuyan zarar görür bundan...
.....
Bunlar da, mesleğin derin sırlarındandı dostum...
Muhabbetle

Stop
Muammer Erkul
20 Nisan 2007 Cuma
Türkiye Gazetesi

Kırmızı ibikli küçük tavuk

Bir hikâye aktaracağım bugün size. “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” denen “güneşsiz” İngiltere’nin, belli ki UZMANLIK ALANI olduğu “sömürü düzeni”ni öğretmek için okuttuğu “The Little Red Hen” isimli okuma kitabından alınmış. Şimdilerde İnternet üzerinde adreslerden adreslere dolaşıp duruyor bu hikâye...
..............
Zamanında, güzel bir çiftlikte, kendi yiyeceğini kendi bulan kırmızı ibikli küçük bir tavuk, mutluluk içinde yaşarmış. Bir gün, bulduğu buğday tanelerini ekerse daha çok yiyecek elde edeceğini düşünmüş. Ancak nasıl ekeceğini bilmediği için arkadaşlarından yardım istemiş:
“Bu buğday tanelerini ekmem için kim bana yardım edecek?” Ördek cevaplamış:
“Ben edemem, ancak istersen sana kahve tohumu satabilirim. Buğday yerine kahve eker, çok para kazanır, istediğin kadar buğday alırsın.” Domuz oradan seslenmiş:
“Ben de yardım edemem, ancak kahve ekersen ürünlerini satın alırım.” Fare hemen atlamış:
“Ben de buğday ekiminden anlamam, fakat kahve ekmek için gereken parayı sana borç verebilirim...” Ticaret ve tarımdan anlamayan tavuk, bu sözleri dinleyip kahve ekmeye karar vermiş. Ama kahvenin de nasıl ekildiğini bilmediğinden gene yardım istemiş:
“Kahve ekmek için kim bana yardım edecek?” Ördek:
“Ben edemem. Ancak kahvenin çabuk büyümesi için sana gübre satabilirim” demiş. Domuz:
“Ben de anlamam, ancak kahvelerinin böceklerden korunması lazım, sana ilaç satabilirim” demiş. Fare ise:
“Gübre ve ilaç alman için sana borç verebilirim, demiş.
Sonunda işe başlayan zavallı çalışmııış çalışmış. Kahve yetiştirmek buğday yetiştirmekten çok daha zormuş ve daha çok gübre ve ilaç gerekiyormuş. Ama zengin olma hayaliyle sabreden tavuk, gerçekten de çok miktarda ürün elde etmiş. Kendisine yol gösteren arkadaşlarına seslenmiş:
“Kahveleri satmama kim yardım edecek?” Ördek:
“Ben yardım edemem, ancak kahveleri işlemek ve paketlemek için benim fabrikama getirmelisin!..” Demiş. Domuz ise:
“Ben de edemem, diye homurdanmış. Zaten her önüne gelen kahve ektiği için fiyatlar çok düştü, seninki de beş para bile etmez!” Fare:
“Bu işten anlamam. Ancak, benden aldığın borçları ödeme vakti geldi!..” Sonunda kırmızı ibikli küçük tavuk gerçeğin farkına varmış ve buğday yerine kahve ekmenin (bilmediği işe girmenin, el sözüne kanmanın) ne büyük bir hata olduğunu anlamış, çünkü borç içindeymiş ve yiyecek tek bir lokması bile yokmuş. Açlıktan ölmemek için yine yardım istemiş:
“Yiyecek bir kaç lokma bulmama kim yardım edecek?” Ördek:
“Ben yardım edemem, çünkü senin hiç paran yok.” Domuz:
“Ben de edemem, zaten herkes kahve ekti, kimse buğday ekmedi, hiç yiyecek kalmadı.” Fare:
“Ben de yiyecek bulamam. Ancak borçların yerine tarlanı elinden almak zorundayım. Bana itaat edersen belki orada boğaz tokluğuna çalışmana, benim için buğday yetiştirmene izin verebilirim.”
Şimdilerde, o kırmızı ibikli küçük tavuk, artık farenin olan kendi tarlasında buğday yetiştirip karnını doyurmaya çalışıyormuş...
§
İngiliz’in ilkokullarında okuttuğu bu hikâyeyi görünce, ilkokula başladığım sene “yaşadığım” bir hikâyeyi hatırladım: Bazı adamlar, sap çatılı bir köy evinin üzerine çıkmışlar, yangını söndürmeye uğraşıyorlardı. Bu birinci sahne... İkinci sahne ise; Ahmet amcam yere uzanmıştı ve Nuriye yengem, amcamın ayak tabanlarındaki “pişerek” lime lime olmuş etleri kopartıyordu!..
Hâlâ sorarım o yangın günü ve gecesini, ve amcam hâlâ; “hiçbir şey hissetmediğini” söyler!..
Bu, büyük bir farktır işte...
İngiliz sömürmekle övünür, bizse; yardım etmekle!..

Stop
Muammer Erkul
30 Nisan 2003 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Üstelik kıpkırmızıydı kulakları

7 Şubat 2010 Pazar


Bizim beyin muhabbeti çekilir hani. Hele gününde olmasın. Daldan dala konar inciler döktürür. Ama al kalemi eline şundan bir yazı çıkar derseniz “I ıh!”
Birkaç kere zoraki oturttum onu, “Biraz evvel anlattıklarını kâğıda dök lütfen” dedim. Kırk yılda bir tüttüren adam yarım paket sigara tüketti. Kemire kemire kaleminin ardını kopardı. Sonunda kıymık kıymık yırttı kâğıtları, tıktı çöp sepetine. “Neme gerek yahu!” dedi, “Meraklısı yazsın, zorlamayla olmuyor işte”
Azıcık sabırsız. Ahh biraz sebat edebilse, inanıyorum çok güzel şeyler çıkarır. Eh biz de yükün birazını devrederdik ona.
Bakın ben de tam aksine, kalemimle baş başa kalmaktan zevk alırım. (Hoş buna pek fırsat bulamam ya) Gelgelelim ciddi bir konuda fikrim sorulmayıversin. Görücüye çıkmış kızlar gibi kekeler, bocalarım. Yutkuna yutkuna düzmeye çalıştığım abuk sabuk cümlelerden çoğu kez bir şey anlamaz muhataplarım.
Geçen Mustafa’ya ödev vermiş öğretmeni. “Sağlam kafa, sağlam vücutta olur” cümlesini açıklayan bir kompozisyon yazın demiş. Çocukcağız kâğıt elinde epey koşturdu ardımda. Mübarek iftar vakti dolandı ayağıma. “Babana gitsene yavrum” deyip savdım başımdan.
Neyse babasının iyi saatine gelmiş olacak. “Dur sana biraz nutuk çekeyim” dedi, “Kendin, kafana göre toparlarsın sonra”
Ufak öksürüklerle başladı seminerine (!) başladı döktürmeye. Ama ne inciler…
“Bir kere bu söz külliyen yanlıştır” diye girdi mevzuya.
Çocuk şaşkınlıkla sordu:
- Anlayamadım baba?
- Anlatayım evlad. Eeee şöyle bakıyorum da; ilim, siyaset ve sanat hayatımızda iz bırakanların ekserisi hastalıklı ve muzdarip insanlardır. Mesela üstad Necip Fazıl çelimsiz vücudunu zoraki gezdiriyordu son yıllarında. Benzi solmuştu mübareğin. Yine Ahmet Arvasi beyin hapishaneden çıktığında ayaklarını sürüyecek mecali yoktu. Dizleri bükülmüştü dermansızlıktan. Ancak parmağında daktilo tuşlarına basabilecek gücü bulduğu sürece yazdı ki, hâlâ ışık tutmakta, hedef göstermektedir bizlere. Yine rahmetli Turgut Özal altı ayda bir masaya yatıp bistüri yediği günlerde fevkalade faydalı hamleler yaptı memleket için. Yavuz Sultan Selim, kafasıyla bizim tahayyül bile edemeyeceğimiz hedeflere koşarken vücudu yenilmişti bir ufacık çıbana.
- Şirpençeydi di mi?
- Hah işte o. Ben de adını denk getirmeye çalışıyordum. Dilimin ucundaydı. Yine Halid bin Zeyd hazretleri İstanbul önlerinde bir cihad destanı yazarken hastalıklardan kıvranıyordu. Ancak onların kafaları asla esir olmadı vücutlarına.
- Anlıyorum baba.
- Genelleyelim istersen. Bak Anştayn ufak tefek, hastalıklı ve huysuz bir ihtiyardı. Yine Pastör ve Edison’un gürbüz sporcular olduğuna dair hiçbir vesika yoktur elimizde. Toriçelli ve Markoni şövalye değillerdi malum. Napolyon ise sıkı bir Tophane sillesi ile dünya değiştirebilecek kadar çelimsizdi. Kendi askerleri bile “Bacaksız” diyorlardı ona.
- Kemâlettin Tuğcu da kötürümmüş baba.
- Doğrudur oğlum. Hatta böylesine duygusal olmasını sakatlığına borçludur belki de. Peyami Safa ciğerlerine tüberküloz basili çöreklenmiş bir insanın eskisinden çok daha hisli olacağı görüşünde meselâ.
- Onun için mi “ince hastalık” demişler vereme.
- Kimbiliiir… Yine 9. Hariciye Koğuşunda yatak mahkumlarının iç dünyalarını tasvir eder. Bu insanların bizim gülüp geçtiğimiz teferruatları nasıl inceden inceye imbikleyip değerlendirdiklerini, milim milim tartıp dantel dantel işlediklerini okursunuz şaşkınlıkla. Nice yaşlılar bilirim ben. Soluklanmadan otuz adım atamaz, oturmadan on merdiven çıkamaz. Böbreği de, midesi de, ciğeri de, yüreği de çıkmıştır şirazeden, üresi, lipidi, şekeri de. Gelgelelim 1958 yılında tavuk göğsü yediği muhallebicinin telefon numarasını bilir. Mektep ve asker arkadaşlarını tek tek sayar. Lâkin akıl hastanelerinde ne fidan boylu kızlar yatar, ne koçyiğitler.
Ekledim:
- Doğru. Bilmez misin Anadolu halkı çekinir “Delinin gücünden”
- Bak ne diyorum. İki çocuk alalım elimize. Tercihan ikiz olsun. Birini haltercilere, vücutçulara verelim. Protein, vitamin hatta hormonlarla şişirelim. Şöyle görenin dudağını uçuklatan bir insan azmanı olsun. Dövüşsün dursun.
- Terminatör gibi mi baba?
- Hadi öyle diyelim… Diğerini de küf kokan izbelerde bırakalım tozlu kitaplarla baş başa. Âlimler, fazıllar ve ediplerle hemhâl olsun. Uzun yıllar geçsin aradan. On yıl, yirmi yıl…
- Hatta otuz.
- Karşımızda iki insan vardır şimdi. Vücud ve kafa sağlığı yönünden ters orantılı. Bir “goril” ve bir “mütefekkir”
Annem ilâve etti:
- Eyyüb Aleyhisselâmı unuttun oğul. O zamanın şüphesiz en âlimi, en âbidi, en akıllısı ve en ferasetlisiydi. Lâkin vücudu… Biliyorsunuz işte.
Doğrusunu isterseniz ben de hep yorgun ve titrek vücutlar yakıştırmışımdır hayâlimdeki ilim adamlarına. Yalnız değilmişim meğer. Faruk devam etti:
- Sağlam kafa sağlam vücudda olur sözünü tersinden alırsanız eğer…
- Evet?
- Ortaya son derece itici bir mantık çıkar ki, koltuk değneklileri gerzek, hastahane koğuşlarındakini ahmak olarak değerlendirenlere rastlanabilir pekâlâ?
İtiraz ettim:
- Hoppala, daha neler.
- Bu teori bir zamanlar revaç buluyordu ne yazık ki. Avrupa’da üstün ırk peşinde koşanlar bizim taklitçileri de yaman etkilemiş… Hatta…
“Hatta”sını çocukların yanında tamamlayamadı tabi. Ama anladım. Hani şu ithal malı boğalarla (!) nesil ıslahını savunanları kastediyordu besbelli.
Uzatmayayım. Mustafa bunlardan ne anladı, ödevine ne yazdı bilmiyorum. Ancak öğretmeninin kâğıdına koca bir kırmızı çapraz atıp, sıfır verdiğini söyledi bize.
Üstelik kıpkırmızıydı kulakları.

Annemden İşittiklerim - Rabia Akyüz
Türkiye Gazetesi Hanımeli Eki
27 Şubat 1994 Pazar

Yaprak sarma, ıspanaklı börek, aşure

15 Ekim 2009 Perşembe


Nev’i şahsına münhasırdır bizim efendi. Öyle uzun boylu kural, kaide tanımaz, usul, erkan gözetmez. Her “Buyur” diyene gider ve herkesi buyur eder. Mesela ben planlı programlı bir iftar verdiğimizi hatırlamam. Onun ne zaman ve kimi getireceği belli olmaz. Meğer ki girmesin birinin koluna. Doğru eve. Hani çok şey de istemez, mütevazi sofralardan hoşnut olur. Çoğu kez getirdikleriyle ilk karşılaşıyordur. İçeridekileri tanıyor musun sorusuna daima “Evet” der. Sorarım:
-Nereden?
-Kalu beladan!
…
İftar vakti “Abi buralarda bildiğin lokanta var mı?” siye soran bir yabancıyı kaçırmaz mesela. Küfeci, pazarcı, amele. Birilerinin çıkın açtıklarını görmesin yeter ki… Anlık yaşar, programı programsızlıktır onun.
Akşam namazını mutlaka camide kılar. Geçen helâ bekçisine takılmış. Meğer zavallıcık sofra kurmuş kendine. Bir dilim sararmış peyniri, iki domatesi ve üç beş patlak zeytini varmış sadece. Bir de sahurdan kaldığı belli, yarısı dişlenmiş bayat ekmeği. Mübareğin gönlü zengin ya, buyur etmiş bizim efendiyi. O da “Bu kime yeter?” dememiş, kırmamış garibi. Küf kokan ekmekle çürük zeytinleri geçirmeye çalışmış boğazından. Eh bu arada dert dinlemiş, elinden geldiğince. Helâ kapısındaki beş metre karelik, rutubetli odacıkta malum kokular arasında ömür tüketen bu adamcağız iyi zenginmiş bir zamanlar. Kimini yel almış, kimini el. Nereye gittiğini o da anlayamamış ama ne varsa uçmuş avucundan. Hanımını kaybetmiş, çocukları aramaz olmuş.
İşte bu günlerde onunla sardırdı. Sık sık alıp geliyor iftara. Soba başına oturtup iliğini kemiğini çalışıyor ısıtmaya. Kahvesini taşıyor, sigarasını yakıyor.
Geçen gece yarısına doğru geldi eve. Kızacağını iyi bildiğim halde sordum:
-Neredeydin?
-Öbür hanımımın yanında!
-Dalga geçme lütfen. Sinir etme insanı.
-Asıl sen sinir etme. Çocuk mu var karşında. Gelmedikse sebebi vardır di mi?
-İyi ya, hoş ben de merakımdan soruyorum zaten. Kime gittin neler yedin?
-Haa hizaya gel şöyle. Ben de başlayacağız sandım seremoniye. Ara sıra sorgu hâkimliğin tutar ya.
-Neyini sorgulayayım ayol. Muhabbet olsun hani.
-Öyleyse anlatayım. Talebeleri davet edeyim demiştim iftara.
-Hangi talebeleri?
-Berber Receb’in bodrumundakileri… Ava giderken avlandık. Çocuklar apar topar çektiler içeri, oturttular sofraya. Doğrusu özlemişim talebe evlerini. Eee dile kolay yıllarımız geçti benzer mekânlarda. Yerin dibinde güneş görmez, ışık girmez bir oda. Portakal sandıklarından mamul kitaplıklar, kontraplak masalar. Camlarda perde rolü gören gazete kağıtlarıyla, yerde halı niyetine katlanmış koliler. Köşelere atılmış sünger yataklar, eriyip limelenmiş yaşlı battaniyeler. Kapı ardında gardırop niyetine kullanılan çiviler ve biri ocak, diğeri soba vazifesi gören iki piknik tüpü.
-Tüple ısınmak tehlikeli değil mi sence? Hem onun ısıttığından ne olsun ayol.
-Isıtacağından değil ya, maksat bir şeyler yansın odada. Uğultu filan çıkarsın.. Gençlik işte, bize de çay buharıyla ampul ısısı yeterdi bir zamanlar. Farkına bile varmazdık üşüdüğümüzün. Acısı şimdi şimdi çıkıyor.
-Şu bizim elektrikliyi ver istersen. Hiç değilse havalar yumuşasıya.
-Bak bu fena olmaz işte. Doğrusu iyi geldi aklına.
-Talebe evi tasvirlerin fena değildi. Bitti mi?
-Biter mi hiç. Lafımı böldün her zamanki gibi.
-İyi, iyi… Devam et hadi.
-İpten geçilmiyor evin içinde, üzerinde tahta mandallar. Bir köşede galvaniz kova ve naylon leğen, yanı başında yırtık deterjan kutusu.
-Ve iplerde sallanan rengârenk çoraplar, çizgili pijamalar.
-Eskidenmiş o, gençler eşofman giyiyor artık. Eee sonracığıma duvarlar resim doluydu tabii. Bir köşede hat işleri, diğer köşede Ferrari posterleri, sonra Kawasaki’ler. Karış boşluk yoktu.
-Niye acaba?
-Niye olacak, sıva çatlakları görünmesin diye. Duvarlar nemden sırılsıklamdı. Kumları dökülüyordu kireci göğermiş tavanların.
-Ha şu mesele.
-Nerede kalmıştık. Hah patates yemeği yapmış çocuklar. Bak aşçılıkları tartışılabilir. Belli ki su, soğan ve salçayı boca edip kaynatmışlar. Aceleleri vardı sanırım, zira bazı dilimlerin üstünde kabukları duruyordu hâlâ. Yanında memleket işi bir turşu, ama nefis bir şey. Üstüne de tahin helvası. Yemekleri allı güllü bir muşamba üzerine tenceresiyle koydular, giriştik çalakaşık.
-Ne de yersin ama.
-Havadan mı, muhabbetten mi bilinmez iyi yedim. Derken çaylarımız geldi. Bir konserve kutusunu şeker kavanozu yapmışlar, bir diğerini kül tablası. İlk bakışta ayrılmıyor.
-İyi karıştırmıyorlar.
-Ne fark eder yani. Külden temiz ne var?
-Bırak Allah aşkına.
-Allah aşkını, olur olmaz kullanma demiştim sana.
-Doğru. Tövbe, tövbe.
-Çaydanlık tencere dibi gibi, bardaklar leke tutmuş dem rengi.
-Neden ovmazlar peki?
-Umurlarındaydı sanki.
-Erkekleri anlayamıyorum. Boşvermişliğin böylesi ne bileyim…
-Bırak şu cici kız rollerini. Talebe asla mamur etmez evini.
-Ama niye?
-Çünkü derslerinden, okulundan, notlarından ve barındığı mekândan, kısacası kendisini o şehre, yani gurbete bağlayan unsurlardan nefret eder.
-Nefret mi dedin?
-Hatta daha ötesi. Tiksinir, iğrenir… Onun tek hedefi vardır: Bir an önce kurtulmak. Ancak.
-Ancak?
-Yıllar sonra gözünde tüter o günler. Burnunun direği sızlar acı acı. Arkadaşlığın en tatlısı öylesi gariphanelerde yaşanır çünkü. O günler unutulmaz… Unutulamaz!
-Görüyorum hislendirmiş seni.
-O günleri tekrar yaşamak için neler vermezdim ki.
-Enteresan.
-Bak ne diyeceğim sana. Bu sefer hiç yapmadığım bir şeyi yaptım, sipariş aldım. Bu çocuklar ev yemeğine hasretler malum. Özlediklerini tattıralım dedim onlara.
-İyi aklına gelmiş. Listeyi alayım efendim.
-Süleyman için yaprak sarma, Hüseyin için ıspanaklı börek, Ali için aşure.
-Başüstüne.
Ve sıvadım kollarımı hazırlandım, ilk planlı davetimize.

Annemden İşittiklerim - Rabia Akyüz
Türkiye Gazetesi Hanımeli Eki
20 Şubat 1994 Pazar

Burun farkı


Annem "Duyuyor musun?" dedi, "Latif bir koku var havada".
Ters ters bakıp, "Ya sabır" çektim.Hani latifin ne demek olduğunu bilmesek neyse. Kapı önündeki çöplerden sızan zifir renkli sular ekşi ekşi kokuyordu bir kere. Sonra bacalardan püsküren katran katran dumanlar bırakın genzi, göz yakıyordu. Rüzgâr kâh Haliç'ten lâğım usareleri taşıyordu, kâh caddeden egzoz rayihaları. Üstüne üstlük mektebin işgüzar hademesi çöpleri yakmış naylonla karışık pis bir lastik kokusu sarmıştı mahalleyi.
Annem şaşkınlığımı anladı sanırım. Gülerek "öylesi değil" dedi, "Bir duygu bu, bir his. Tarifi öyle güç ki"
- Bilmece gibisin bugün?
- Nasıl anlatsam sana, neşe mi desem, yoksa coşku mu?
- Ay anne! Çatlatma insanı. Açık konuş n'olursun.
- Ramazan kokusu kızım... Bu hava dünkünden değil, inan!
Bir evvelki nesilden ne kadar farklıyız. Benim bildiğim bürokratımız mevki, müteahhidimiz ihale, tüccarımız ise para kokusunu iyi alır... Sonra talebemiz not, futbolcumuz gol, politikacımız oy kokusunu. Ama iş mâneviyata gelince... Biliyorsunuz işte.
Ramazan kokusu ha! Bunu hissedebilmek için dört gözle beklemek lazım mübarek günleri. Hasretiyle yanıp, sevdası ile kavrulmak gerekli. Çok şükür ulaştık ulaşmasına da, Hakk aşıklarının kazandıkları elbette çok başka.
Annem o gün konuşturulmaya hayli müsait idi. Fırsatı kaçırmadım. Laf açacak laflar attım ortaya. "Bir programlık olsun malzeme çıkarsam kârdır" dedim hani.
Annem kitap gibi döktürdü maşaallah. Hoş zaten benzer satırlarla hemhal olduğunu biliyordum sabahtan beri. Kimbilir, belki de ezberledikleri.
"Ramazan ayında yapılan nafile ibadetler başka aylarda yapılan farzlar gibidir" diyerek girdi söze. Sordum:
- Ya farzlar?
- Bu ayda yapılan farzlar, diğer aylarda yapılan yetmiş farz gibidir.
- Büyük fırsat.
- Evet uyanık olmak lâzım. Gel bu ay gücümüz yettiğince ibadet edelim. Kur'an-ı Kerim okuyalım, zikr yapalım, sadaka verelim... Sonra ilim meclislerinde bulunalım.
- Ya namaz. Unuttun galiba.
- Unutur muyum hiç. Hele kaza borcu olanların boşa geçirecekleri tek dakikaları olmamalı. Yine bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları afv olur, cehennemden azad edilir. O oruçlunun sevabınca sevaba kavuşur.
- Mutfaktan çıkamayacağız desene.
- Öylesi şart değil. Âlemlerin Efendisi (sallallahü aleyhi ve sellem) "Bir hurma ile iftar verene de, yalnız su ile oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de bu sevap verilecektir" müjdesini sunuyor bizlere.
- Aaaa ne güzel. Vakit girdiğinde sürahiyi alıp cami kapısına mı dikilsek?
- Dediğin bir kutu hurma ile de yapılabilir pekâlâ. Unutma bak, bunu hatırlatalım Faruk'a.
- Beni yemek sıkıntısı sardı şimdiden. Sahi ne pişirilir misafirlere?
- Her zaman neyi yiyorsan onu. Bir miktar sulu yemek ile bir tas pilav yeter gelenlere. Azıcık turşu ile fevkalade zenginleşir sofra. Eh altına çorbasını, üstüne tatlısını da ayarlayabilirsen aliyyulâlâ olur.
- Doğru. Bak, ben mükellef ziyafetlerde bunalmış sıkılmışımdır hep. Sofranın şaşaası daima ezmiştir beni. Ancak nedendir bilmem, mütevazi ikramları sıcak ve samimi bulurum. Sonra keten örtülü masalar yerine, sofra bezi üstüne kuruluveren siniler.
- Davetlileri fakir ve kimsesizlerden seçmeli bence.
Faruk atıldı:
- Talebeleri unutmayın.
İtiraz ettim:
- Onların neresi muhtaç ayol? Filinta gibi hepsi.
- Canım ihtiyaç meselesi değil bu. Onlar zengin dahi olsalar gariptirler. Talebenin halinden ben anlarım. Lüks kebapçılardan karnınızı doyurabilseniz bile, bir ev yemeğine hasretsinizdir yine. Bir tarhana çorbası burnunuzda tüter mesela. Talebelik değil mi, varsa yoksa yumurta, döndür dolaştır makarna.
Annem münakaşamızı duymadı bile. Devam etti:
- Yine Resulullah Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Bu ay sabır ayıdır, sabr edenin gideceği yer cennettir"
- Güler yüzlü ve tatlı dilli olacağız desene. Ne sövene aldıracağız, ne dövene. Hoş göreceğiz insanları.
- Bak güzel dedin bunu. Bu ayda ibadet ve hayırlı şeyler yapabilenlere bütün sene benzerlerini yapmak nasip olur. Bu aya saygısızlık yapanın bütün senesi günahla geçer.
- Tevekkeli değil "Ramazan nasıl geçerse, yıl öyle geçer" derlerdi eskiler.
- Bu ayda işverenlerin işçilerine müşvik davranmaları ve onları tahammüllerinin üstünde yormamaları hoş olur. Yine asker ocağında komutanların, yatılı mekteplerde muallilerin oruç tutanların sahurlarını düşünmeleri unutulmaz bir iyilik ve fevkalade incelik olur.
- Ya âşikâre oruç yiyenler..
- "Allah ıslah etsin" daha ne diyeyim?
- Mümini incitmemeye dikkat, bir insanlık icabıdır bence.
- En azından nezaket.
- Bak anne senin anladığın ramazanlar ile lanse edilmek istenenler arasında çok fark var.
- Nasıl yani?
- Ne bileyim, ramazan denince iç bayıltıcı sofralar, Karagöz-Hacivat oyunları, tombala partileri, direkler arasındaki çadır tiyatroları, def, dümbelek, zil ve nihayet cırtlak sesli Ermeni kantocular geliyor benim aklıma. Sonra sahur davulcuları filân.
- Baştakilere itirazımı biliyorsun. Ancak davulcuya tavır koyamayacağım bak.
- Niye?
- Davulcularla, pideciler bizim yapamadıklarımızı yapıyorlar. Ramazan-ı şerifi hatırlatıyorlar insanlara. Çocukluğumdaki ramazanlardan zihnimde sadece bu ikisi kaldı. Bir de şey...
- Ney?
- İftar topu... Yarabbi ne kadar severdim o sesi... Hele teravihler... Bazen erkeklere gıpta ediyorum. Her teravihi ayrı camide kılıp, 30 ayrı camide 30 ayrı hava soluyabilirler pekâlâ. Mesela babası taksa peşine Mustafa'yı dolaşsa keşke.
- Bırak anne o fingirdeği. Kıkırdayıp durur. Sinirini bozar cemaatin.
- Çocuk bu gülecek elbet. Bak bazı yaşlılar bilirim, kendi torunlarını getiremezler, ancak başkalarınınkini terbiyeye kalkarlar camide. Çoğu kez de kırıcı olurlar. Azarlayıp zedelerler onların billur dünyalarını. Korkarım izi kalır bu tatsızlığın, lekelenir berrak hafızaları. Söyleyin n'olur: Çocuklarımızı mescidden soğutmaya kimin hakkı var?
- Türbe ziyaretlerini unuttun anne.
- Sorma. Bir Muhammed Emin Tokadi efendiye, bir İbn-i Kemal Paşazade hazretlerine uğramalıyız mesela. Sonra Abdülfettah ve Murad-ı Münzâvi Kuddise sirruh'a.
- Yahya Efendi, Aziz Mahmud Hüdai, Sümbül ve Merkez efendiler...
- Hele Hırkayı Şerif'e gidilmeden geçirilecek bir Ramazan...
- Düşünemiyorsun bile, öyle değil mi?
- Öyle... Ya Sultan?
- Hangi sultan?
- İstanbul'umuzun mânevi sultanı. Halid bin Zeyd... Radıyallahü anh.
- Ve diğer sahabeler... Hani bu şehirde yaşadığıma seviniyorum bazen. Bu büyük komşular nimet be.
- Fark edebilene tabii, nasiplilere. Allahü teâlâ onların yüzü suyu hürmetine şu mübarek günlerden istifade nasip eylesin bizlere.
Yüzüme baktı "Amin desene kız!" gibilerinden. Bekletmedim onu fısıldadım "Amin!"

Annemden İşittiklerim - Rabia Akyüz
13 şubat 1994 Pazar
Türkiye Gazetesi'nin Hanımeli Eki

Bir “Havadandır” tutturmuş gidiyoruz


“Makarna kessek iyi olacak” dediğinde, karşı çıktım anneme. Makarna dediğin kaç kuruşluk şeydi ki. Renk renk, boy boy, şekil şekil dizilmişler vitrinlere. İnsan seçmeye şaşırıyor ayol. O eskidendi. Oturup yufka açar, kesip kuruturdu kadınlar. Hani üşenmezlerdi de.
Annem itirazlarımı sabırla dinledi. Sanırım böyle bir tepkiyi bekliyor olmalıydı benden. Şaşırmadı.
Yorgun bir sesle “Omuzlarım ağrıyordu da” gibi bir savunma yaptı sadece. Sataştım adeta.
-Canım ne alâkası var yani. Ev makarnasının omuz ağrılarına iyi geldiğini iddia etmeyeceksin herhalde.
-Aksine iddia ediyorum, fevkalade iyi gelir.
-Haydaaa!
-Biraz oklava sallayabilsem kan yürüyecek adalelerime, otura otura paslandık nicedir.
-Ha şu mesele.
-Bak salça da yapmadık bu sene.
-Amaaan anne o ezik domateslerle kim boğuşacak. Pazardan taşı, ez, tuzla, kaynat… hani ucuza da gelmiyor. Halbuki alıyorum bir yarım kiloluk, üç hafta yetiyor bana. Gelen liranın başına gelsin. Bizimkilerin astarı yüzünden pahalıya çıkıyor.
-Evet. Yine aynı mantıkla turşu da yapmadık. Öyle ya turşucu dibimizde zaten. Özenirsen yaptırırsın bir torbacık, körletirsin nefsini. Küplerle bidonlarla boğuşmazsın değil mi?
-İnan en doğrusunu söyledin anne.
-Eh tarhana için yorulmaya gerek yok. Ismarlayıverirsin köyden, geliverir anında.
-Hatta marketlerde hazırları var şimdi. Sadece su koyuyorsun tencerene poşettekini döküp iki fıkır aldırdın mı, oturtuyorsun sofraya… Hatta oralet gibi bardakla içilenleri bile çıktı. Kaynar suyun olsun yeter.
-Biliyorsun musun yufka da açmaz olduk nicedir.
-Doğrusunu istersen işgüzarlık olur, bu yufkacı bolluğunda. Üç ekmek parasına kurtarıyorsun tepsiyi. Kim uğraşsın oklavayla. Sanırım birkaç sene sonra kek ve pasta da yapmayacağız evlerde. Hatta yemek de pişirmeyecek, sadece sandviç yiyeceğiz belki de. Hem bakarsın onun da makinesi çıkar belli mi olur.
-Çıkar çıkar… Çıkmaz mı? Ekmek kızartmak ve yumurta pişirmek bile makinelere kaldıysa. Evet, bulaşık makinesi, çamaşır makinesi rahatlık, rahatlık olmasına da. Yorucu olan işçilik değil, işsizlik bence. Bak şu haline. Dünden ölmüş, bu güne kalmışsın sanki. Senin yaşındayken daha dinçtik biz. Ama çamaşırı leğende yıkar, kazan yakar, odun kırardık. Tarhana, sucuk, salça, bulgur, kuskus, makarna hazırlardık ki zahmetini biliyorsun onların. Ancak dinç ve sıhhatliydik. Bak geçen sene hatırlarsın arka bahçeye maydanoz ve taze soğan ekmiştim. “Maydanozun demedi kaç para?” deme şimdi bana. O iki kulaçlık yer iyi oyalıyordu bizi.
-Bu sene niye ekmedik sahi?
-“Amaaan anneee, işin mi yok” diyen, sen değil miydin?
-Demişimdir hem de.
-Neyse… Bak yine o yıllarda ter yüz ve yama işleri ciddi ciddi meşgul ediyordu bizi. Hoş o zamanlarda da çorap pahalı ve ulaşılmaz değildi. Ancak defalarca yamardık onları. Kullanırdık, eriyip tükenesiye. Çalıştıkça ışıldar, meşgale arardık koparırcasına. Bıkkınlık, bezginlik tanımazdık. Tahta ovar, badana yapardık. Nedendir bilinmez işlerimiz azaldıkça, çoğaldı yorgunluğumuz. Bir “Hımm” çektim… Elimi çeneme koyup kıstım gözlerimi, haklıydı be annem… Bayağı da haklıydı işte… Sabahları dayak yemiş gibi kalkıyor, uykuya doyamıyorum. Uyuşturucu kullanmış gibi sürüklüyorum terliklerimi. Aynada tanıyamıyorum kendimi. Hem kilo alıyorum, hem de çöküyor gözlerimin altı. Elbiselerim darlaştı, ama benzim sapsarı. Halsiz ve mecalsizim. Bir “Havadandır” tutturmuş gidiyoruz. Evet hava kirlendi, kirlenmesine, daha bir ağırlaştı kabul. Ya biz? Ağırlaşmadık mı yani? İşsiz kalmaktan değil, işten kaçmaktan yorulduk. Belki farkında bile değiliz, ama genç kızlığımızdan itibaren fotoromanlardaki konak dilberlerine diktik gözümüzü. Onları taklide kalktık şuursuzca. Aklımız standardı yüksek olanlara takıldı kaldı. Mermer basamaklı köşkler, hasbahçeler, havuzlar. Sonra halılar, avizeler. Derken uşaklar, dadılar, aşçılar. Zengin gardıroplar ve nadide mücevherler. Tabii en başta gözümüzün içine bakıp, salak serenatlar atan aklı kıt ama parası çok şapşalca bir koca.
Bakın annemin “arka bahçeye maydanoz ekme” teklifi fena değil. Bu hanımlık ayakları kurutacak bizi. Azıcık ırgatlık yapsam, kazma, çapa, kürek tutsam iyi gelecek kollarıma. Maydanoza değil kendime muhtacım ben. Adalelerime.
İçimden “Bu sefer kırmayacağım” dedim annemi. Hâlbuki rahatlıkla ekebilirdim onu. “Geçti artık, şimdi mevsimi değil” filan diyebilirdim pekâlâ.
“Tamam” dedim, “Dediğin gibi olsun. Efendiye söyleyelim tohum alsın biraz. Maydanoz, marul, tere… Ne denk gelirse”
Sonra ani bir kararla serdim sofra bezini, koydum tekneyi, tahtayı ortaya, boca ettim unu. Tam 40 yumurta kırıp hamurdan bir dağ yaptık. Mıncıklayıp yoğurduk koca kütleyi. İş oklavalara düştüğünde pespembe kesilmişti yüzümüz, ter tomurcuklanmıştı alınlarımızda. Annem neşeyle konuştu.
-Yumurta da bizim tavuklarınkiydi be, çifte sarılıydı her biri. Sarı ne kelime, çifte kırmızılı diyeyim de anlayın size.
Bunun ardından gelecek cümleleri tahmin edebiliyordum. Bahçedeki metruk kümesi şenlendirmekten dem vuracaktı garanti. Çiçeklerin mahvolması bir yana, pislikten geçilmeyecekti taşlık. O eskidenmiş, en yakın ev 50 metre ötedeymiş zamanında. Ama ya şimdi? Makarnaya tamam, ama kümese “ıhh!”
Duymazlıktan geldim annemin mevzuya girişini. Hatta “Yahu n’olacak şu Ayla’nın düğün işi” gibi alâkasız bir cümleyle dağıttım dikkatini. Sonra öyle bir Ayla muhabbeti sardırdım ki kümes gelmedi bile aklına.
Çok zaman tutar bu numaram… Yine tuttu.
İşi bileceksiniz.

Annemden İşittiklerim - Rabia Akyüz
Türkiye Gazetesi Hanımeli Eki
6 Şubat 1994 Pazar
 

2009 ·Vefâ Arşivi by TNB