Şiir

Şiir
Ben Osmanlıyım

Okudum Not Aldım

Okudum Not Aldım
Hayatta İki Şey

Türkçe... (Mi?)

Türkçe... (Mi?)
Tehlike...

Okudum Not Aldım

Okudum Not Aldım
Ne Çıkar Ateşböceği Sansalar Bizi…

Adres tarifi

9 Şubat 2010 Salı

Eylül serinliğinde hüzün sıtmasındayım...
Bırakın öyle kalayım.
***
Ne mevsim, ne saat işliyor...
Beş vakit var zamanı ayıran; bir de kundaktan kefene bembeyaz ümitler...
Kilitsiz kapılar...
Ben hâlâ, aşkın önünde ceketin iliklendiği yerdeyim...
***
Bütün trenler kaçmadı aslında...
Geldikleri yere döndüler...
Vuslat burasıydı...
Farkına varmadılar hayatı terk ettiklerinin...
***
Bir soylu duruş hastalığının serencamı değil bu...
Bu bin yıllık pazarda, tezgâha gönlümü serdim...
Ve sükût üşütse de ruhumu; Eylül baş göz üstünedir aşk kitabında...
***
Şimdi son sözü bir şiir söylemeli...
Ümitle hüzün arasında...
Beyazla sarının...
Herkesin şair olduğu yerde!
***
Şu fanusta gözyaşı var; paha biçilmez ve şifadır...
Tutmaya kıyamazsınız, ipeksi; bu ebruli, sabrın dokuması...
Kullanılmaz pek ama herkese lazım aslında; kusur biriktirme kabı...
Ve sabır kandilleri; ışıkta aydınlatan...
***
Eylül serinliğinde hüzün sıtmasındayım...
Aşkı bekledim; hudut nöbetinde bir asker gibi...
Aşkı bekledim huşu içinde...
Beklemekti aşk...
Beklediğim yerdeyim.
***
Yağmur yağıyor...
Yapraklar dökülüyor...
Güneş açıyor sonra...
Ve kar çiçekleri...
Ama Eylül bitmiyor, her daim taze duyguların pazarında...
***
Ne mevsim, ne saat işliyor...
Ben hâlâ, aşkın önünde ceketin iliklendiği yerdeyim...

Dünya Hali
Murat Başaran
24 Ocak 2007 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

Adı yok...

“Tiryakilik”le “hastalık” arasındaki farkın adını koymak lazım... Biri sevmektir çünkü...
Diğeri teslim olmak...
***
Alışkanlık ikisinin arasında gezer...
Tiryakiliğin yanında başı diktir...
Diğerinin yanında zelil...
***
Biri, her gece sevgilinin penceresi altında aşk şarkıları mırıldanmaktır...
Diğeri elinde şişe, nara atan ayyaş...
***
Biri, serin sonbahar sabahlarını kapıda karşılamaktır...
Diğeri yatağa esir olmak...
***
Tiryakilik bir demli çayı bahane edip dost aramaktır...
Diğeri çaya kabahat bulmak...
***
Biri, sevgili için dağları delmektir...
Diğeri, sevgiliyle beraber kainatı yıkmak...
Biri sevgiliyi sevebilmektir, herşeyiyle sevebilmektir....
Diğeri sevilmeyi beklemek...
***
Tiryakilik mektup yazmaktır dağlara taşlara... Selam yollamaktır geceye gündüze...
Hastalık, mektup getirmeyen postacıyı dövmek...
***
Biri sonbahar yapraklarını teselli etmektir yere düştükçe... Diğeri toplayıp yakmak...
***
Tiryakilik ikindi hüzünlerinde derin bir nefes çekmektir sigaradan...
Diğeri büyülü dünyalara destursuz girmek...
Biri o bir nefeste hoşça bakmaktır dünyaya...
Diğeri bir günde üç paketin canına okumak...
***
Biri, sormadan önce “neden”i anlamaya çalışmaktır...
Diğeri teşhisten önce tedavi dayatmak...
***
Velhasıl...
Tiryakilik tedavinin kendisidir....
Ve hastalıkla arasındaki farkın adını koymak lazım...

Dünya Hali
Murat Başaran
16 Eylül 2000 Cumartesi
Türkiye Gazetesi

Açıklama!

Ama..." olmasaydı...
"Çünkü..." olmasaydı...
Çaresiz kalırdık çoğu zaman...
Kalıyoruz da...
Hayatın koşturmacası içinde, cevap hakkı kullanmak...
Veya açıklama yapmak imkanı bulamayabiliyor insan...
.....
İki türlüsü var...
"Ama"ya ve "çünkü"ye fırsat tanınmıyor...
Veya böyle bir fırsata ihtiyacınız olduğundan habersiz yaşıyorsunuz gelişmeleri...
.....
Çokça bahsettim zamanın hızından...
Bu hız arttıkça, açıklama ihtiyacı da artıyor ister istemez...
Koşup gidiyorsunuz bir yerlere doğru ve birçok şeyi göremiyorsunuz...
Kırıp döktüklerinizi de...
Kırıp döktüğünüz iddialarını da...
.....
Sürekli açıklama yapmak veya bir şeyleri tamire uğraşmak mümkün mü?
Veya bu gayret ve hassasiyet bir yönüyle de sizi, "problemli" göstermez mi?
.....
"Ama"lar, "çünkü"ler, "keşke"ler biriktikçe, derin bir sessizlikle başbaşa kalıyor insan...
Ve muhasebe başlıyor her zaman olduğu gibi...
"Her şeye rağmen anlatmalı mıyım?"
Yoksa...
"Anlamalılar mı?"
Tercih sizin...
Ya bi gayret, anlatacaksınız kendinizi... Muhatabınızın ön yargılarını yıkmak için...
Ya da anlaşılmayı bekleyeceksiniz; muhatabınızın faziletine teslim olup...
.....
Hepimizin elinde bir terazi var...
Ölçüp, biçiyoruz...
Ölçüp biçtiğimiz için, illa ki birileri de bizi ölçüp biçiyor...
Ve ortaya çıkanı "adalettir!" diye herkesin kabullenmesi mümkün olmuyor...
"Ama..." diyoruz...
"Çünkü..." diyoruz...
Az ötesinde de, "keşke" devreye giriyor...
.....
Hepsinin üstüne bir çarpı çekin...
Hikaye!..
Bu yorgunluğun sebebi, "adaleti" insandan beklemekten...
İnsan...
Yani yaratılmış...
Yani biz...
Yani ben...
"İlahi adalet" için bir açıklamanız varsa...
Sessizlik huzur getirir...

Dünya Hali
Murat Başaran
30 Mart 2004 Salı
Türkiye Gazetesi

2007: Merak işte!..

Daha dört gün var...
Acaba 2007’ye ulaşmak nasip olacak mı bana?
Hadi ulaştım...
2007’nin 365 gününü de görebilecek miyim?
Merak işte...
***
Yeni aldığımız elbiseyi giymek için sabırsızlanırız; çünkü uyandıracağı etkiyi ve bizi nasıl göstereceğini merak ederiz...
Ama günün hangi vaktinde öleceğimizi düşünmeyiz hiç ve hangi vakitte kaldırılacağını cenazemizin...
Hep uyurken yakıştırırız ölümü ve acısız...
***
O haber var ya...
O haber...
Öldüğümüzün haberi...
Bütün manşetleri değiştirir aslında ama...
Sanki “olmayacakmış”a göredir her şeyimiz...
Ama merak işte...
Hangi “değerli” ve “yakın” ve “önemli” dostların yüreği sızlayacaktır o haberle...
Başımıza “tac” ettiğimiz...
Adam sandığımız...
Varlıklarıyla “adam” olduğumuzu sandığımız veya...
***
Kim kendi cenaze namazının fotoğrafını görmek ister imkân olsa?
Ne paha biçilmez olurdu değil mi?
Ön saftakiler? Kalabalık? Hangi Cami? Ağlayanlar? Çelenkler?
“Çelenkler çiçeklerin toplu mezarlığıdır...”
***
Fotoğraftan belli olur “önemli” mi, “değerli” mi olduğumuz...
Hayat bağırıyor işte duymam lazım:
“Al sana terazi, kaç okka geliyorsun bak bakalım. Mavra sallamakla olmuyor...
Önemli adamlara yol açılır...
Değerli adamlara gönül...”
***
Merak işte...
2007’ye dönüyor takvim...
Ve sonsuzluk yolcusu gibi umursamaz hallerde hayata karşı...
Gitmez diyorum kendi kendime...
Bu böyle gitmez...
Bittiği bir yer olacak mutlaka...
Merak ediyorum...

Dünya Hali
Murat Başaran
27 Aralık 2006 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

“El öpmezsiniz, ağaç süslersiniz!”

Aktüel yazarı Mark Petrovich, derginin son sayısında diyor ki;
“Türkiye’de en üzüldüğüm hal, şu yılbaşı meselesinin çok ciddiye alınıp bir tüketim vesilesine dönüştürülmesi. Hadi ecnebi memleketlerde bu bir nevi dini bayram. Ama inanın Türkiye’de insanların bir hafta öncesinden yılbaşı gecesi için tüketime başlamaları, hediye çılgınlığına teslim olmaları bana çok tuhaf geliyor. Hele yılbaşı ağacına hiç aklım yatmıyor. Bayram izinlerinde hemen tatile uzayıp anne-baba eli öpmekten yırtan modern kent insanı, nasıl bambaşka bir kültürün bayramına bu denli adapte oluyor çözemedim!”
Keşke imkân olsa, sütunumun izin verdiği ölçüde şu satırları büyütebilsem ve başka hiçbir şey demesem...
Mark Petrovich ortaya öyle bir servis yapmış ki, bunu hazmetmek için soda moda kâr etmez...
Hepimize afiyet olsun...
***
Hayat böyle bir şey işte...
Çözemeden, anlayamadan yaşayıp gidiyoruz sonumuza doğru...
Ve her yeni yıl, sonumuza biraz daha yaklaştığımız için kutlama yapıyoruz...
***
Hayat böyle bir şey işte...
Anlayamadığımız, çözemediğimiz çok şey var.
Çözmek zorunda mıyız?
Anlamak zorunda mıyız?
Görmemek, bilmemek... Çözmemek ve anlamamak ne büyük saadet...
O zaman nasıl adapte oluruz hayata ve nasıl mutlu mutlu yaşarız.
Kimse için risk teşkil etmezsiniz.
Kimse için problem olmazsınız.
Sıradan...
Anlamayan...
Bilmeyen...
Ne güzel değil mi?
***
Ve fakat Amerikalı meslektaş kafa yoruyor...
Hâlbuki bu ülkede, bu sosyal yapıda en konforlu seçenek sallayıp gitmek...
Anlamazlıktan gelmek.
Anlamaya anlamaya gerçekten anlayamaz hale gelmek...
İşine bak sen değerli arkadaş...
Bizim için bu “sürü”lük uygun görülmüş.
Bilerek bilmeyerek oynuyoruz işte...
Hem sonra ayrılmaya kalkanı kurt kapıyor...
“Meeeee....”

Dünya Hali
Murat Başaran
26 Aralık 2007 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

“Ağır yazı!”

Zaman geçip giden bir şey değildir aslında. Onun içinde yol alan biziz... Bu temel yanılsama, hayatın bütün unsurlarını yanlış konumlandırmamıza sebep oluyor” diyor İskandinav yazar ve düşünür L.S. Anderson.
“Bu sebeple durup düşünmek ve anlamak yerine, bir şeylere yetişmeye, bir yerlere varmaya çalışıyoruz. Ama sonuçta hep ansızın karşılaştığımız ölüm oluyor” diye de ekliyor.
Geçen yüzyılın bu önemli düşünürü, maalesef kendi coğrafyasını hak ettiği kadar aşamamış. Halbuki söylediklerinin çoğu altı çizilecek kadar önemli...
Acem şair Reza, dünyanın farklı bir yerinden ve yaklaşık Anderson’a göre iki asır önceden onu doğruluyor adeta...
Şiraz’lı Hüseyin Reza, “Varlıkla yokluk arasında incecik bir çizgi var... Her an kaybolmaya hazır bir çizgi... Biz bu çizginin üzerinde yürüyoruz. Ne tarafa tutunuyorsak düşmemek için; o tarafın esiri oluyoruz. Bu bizim görünen durumumuz ve aslında tamamen bir zandan ibaret... Halbuki varlıkla yokluk arasındaki çizgi biziz. İki taraf da kendisine çekmeye uğraşıyor... Omurgalarımız sağlamsa dümdüz bir görüntü ve hayat sergiliyoruz. Dimdik ve asil ağaçlar gibi... Ve ama omurgalarımız yoksa, kuytu ormanların nemli atmosferinde yaşayan saydam sürüngenler gibi bayağılaşıyoruz...”
Başlangıçta görmek gerekiyor...
Ve bu kolay değil anlaşılan... Yani nasip meselesi...
Bağımsız sinemanın önde gelen isimlerinden Malta asıllı Portekizli senarist-yönetmen Loise Mortez’in dediği gibi;
“Aslında şartları zorlamamak lazım... Doğuştan parmakların çok kalınsa piyano çalmak için uğraşmak, kendine ve zamana ihanettir... Hatta bütün insanlığa... Çünkü her bireyin ortaya koymak zorunda olduğu ve topluma faydalı bir gerçeği vardır. Ve bunu bulup gerçekleştirmek görevidir...”
Bu görüşünden dolayı onun filmlerinde sonu hüsranla biten kahramanlara ve gerçeğini bulup yaşayan önderlere sıkça rastlarız... Ona göre önderlik, hayatın her alanında mümkün... Çöpçülükte bile... Yeter ki insan kendi gerçeğini bulsun... Yani, yalancı dolma parmaklarla mecburiyetten aynı anda ikişer tuşa basarak, piyanist olmak için kendisine ve çevresine zulmetmesin... Piyanonun önünde durmak ve frak giymek, piyanist olmaya yetmiyor...
Başlangıçta gerçeği görmek, aslında evrensel etik değerlerin tamamında işaret edilen bir olgu... İnsana tavsiye edilen bu; “Hırslarından arın. Kibirlenme... Küçüklüğünü keşfettikçe büyürsün... Ruhun bu mertebeye geldiğinde, zâtın kemale erer, saygıyı hak edersin”

“Gökkubbe altında söylenmedik söz kalmadı” tesbiti kısmen doğrudur; her seferinde yeni, anlaşılır ve faydalı bir şeyler söylemek ve üstelik kullanılan dilin edebi seviyesine uygun bir estetik ve derinlikte konuşmak ve yazmak o kadar da kolay değil...
Allah’tan o “söylenmiş sözler” var...
İki türlü faydalanıyoruz:
Birincisi meramımızı anlatırken onlara tutunuyoruz... Bu iyi bir şeydir.
İkincisi ise...
Şimdi söylüyorum... Anlayacaksınız...

Efendim, bu yazı aslında ikinci tür faydalanmayı anlatmak için yazılmıştır ve bir yönüyle baştan aşağı deli saçmasıdır...
Neden? Çünkü yukarıdaki bütün kişi ve sözleri ben uydurdum...
Aralara da, iki iki daha dört eder kabilinden, itiraz etmesi zor ve herkesin bildiği gerçekler serpiştirdim...
Ve itiraf ediniz; oldukça etkileyici gözüküyor değil mi?
O kadar kitap okuyorum, film seyrediyorum, dünyayı ve gidişatını takip ediyorum ama şöyle hakkıyla iki çift “alıntılama” yapamıyorum...
Engin kültürümü ve dipsiz birikimimi sergileyemiyorum...
Neyse... Nasip...
Bundan sonra sıkıştıkça arada bir uydururum ben de...

Dünya Hali
Murat Başaran
09 Mart 2005 Çarşamba
Türkiye Gazetesi

‘Aşk’ çok satar!

Rezil ve sefil magazin, ayağa düşürdü önce...
Haber başlıklarının klişesi haline gelen "Aşk trafiği" benzetmesi ne kadar aşağılandığının göstergesiydi aslında...
Mübtezellikle "aşk" gibi yüce bir "hâl"in yanyana gelmesi, "aşk"ı arayan gönülleri zaten kanatıyordu.
Bu işin ne kadar vahim bir mana cinayeti olduğunu gördüklerinde, çarpık ilişkilerine uygun(!) bir yakıştırma buluverdiler: Seviyeli birliktelik...
İyi...
En azından "aşk"ın yakasından düşüyorlardı işte...
.....
"Aşk" ki, duyunca duracak ve "hazır ol"a geçeceksin, önünü ilikleyip...
Orada hayatın ötesine taşmaya çalışan "yürek"li bir çırpınış vardır.
Söndürülmez bir ateş ve öpülesi gözyaşları vardır gül kokan...
Anlatılmaz ve anlaşılmaz; "Onda yok olmaya" sürükleyen bir hayranlık destanıdır aşk...
.....
Aşkı anlatabildim ve hatta aşktan bahsedebildim mi?
Elbette hayır...
"Kâinatın Hârikası"na bir tuğla taşıma gayretine ne denirse...
.....
Ama...
Aşktan söz etmek, hizaya sokan, huzur veren ve üç günlük dünyanın gerçekten üç gün olduğuna dair tesirli bir nasihattır ki, el çekmek ne mümkün.
Her şeyin sahtesiyle başımız beladayken, "gerçek aşk"ı arama ve anlama arzusu en insani ihtiyacımızdır.
Ve nefsimizin prangasından sıyrılıp bakabildiğimizde, derinliği daha çok Kerem ile Aslı'nın değil, sevgili Yunus Emre'nin veya Hazreti Mevlana'nın menkıbelerinde buluruz...
Olsun...
Bugünün duygusuzluk bataklığında, Kerem ile Aslı, nadide bir gül ve bülbül resmidir gönlümüzü okşayan.
Muhabbetlerinin temizliği başımızın tacıdır.
.....
Şimdi...
Rezil ve sefil magazinin tehdidi biraz olsun azalmışken...
Yeni bir cereyan ürperti veriyor.
Yayınlanan her on kitaptan sekizinin "aşk"tan sözetme iddiası ve gayreti, yayıncılıkta yeni bir ticari trendin başlangıcı gibi duruyor.
"Aşk Belki"nin yazarı olarak, "yanılıyor" olmayı ümid ediyorum...
.....
Tabii ki "aşk" herkese lâzım...
Ama...
Yazmak için değil...
Yanmak ve yaşamak için...

Dünya Hâli
Murat Başaran
18 Mart 2003 Salı
Türkiye Gazetesi

Nazânıma mektuplar -3-

8 Şubat 2010 Pazartesi

Sen kendini; cephe gerisine kurulmuş olan sıhhiye çadırında, ranzasında, sargılar içinde yatarken kaçıp, yeniden vuruşmak için siperlere koşan bir asker mi sanıyorsun?..
Nazın bana, cefan bana olacak, biliyorum; da bu yüzden, üç adım önüne ışık tutmaya çalışacağım şimdi, aç kulağını!..
*
Sen, geçerken çöplükte gördüğün ıvır zıvıra kıyamadığını, onları oradan kurtarmaya çalıştığını söylüyorsun... Peki ama bunu yapmak için; bir gül gibi kıymetli ve özel olan kendini alıp, çöplüğe götürmen uygun mu?.
Başına gelen sıkıntının kaynağı budur.
Bence zaten sen de; paslanmış bir takım teneke parçalarını çamurdan çıkarmak için... Zümrüt ve yakutlarla süslü olan bir altın tâcı, çamura sokmamak lazım geldiğini kabul edersin!..
*
Senden yardım talep eden olursa elbette onlara el uzatabilirsin... Fakat yine de sen onlara doğru inmeyeceksin, onlar sana doğru yükselecekler!..
Bu böyle oluyor mu? Oluyorsa, yani onlar sana doğru yükselmişlerse, ilk adım atılmıştır. Bir uygun kimse bulunur ve doğru kitaplardan onlara verilir. Okurlarsa ve senin işaret ettiğin istikamete biraz daha yaklaşırlarsa, onlara bir adım daha attırılır...
Çünkü sen, onların; kendi bulunduğun temiz ve nezih seviyeye yükselmelerini istiyorsun. Öyle değil mi?... Peki, bunu yapmak için, senin; onların debelendiği seviyeye kendini indirmeye hakkın var mı?..
Alkol ve çalgı olan yerde hangi hayır aranır?.. İyilik umarak günaha yaklaşılır mı? Kendini kandırmaya çalışma! Günahtan kaçmak ibadetten bile önce gelir...
*
Misal ki; mevlit sofrasına koymak için balık yakalamak istediğini söylüyorsun. Fakat oltan kanalizasyon borusu içinde! İnsaf artık... Evet, sen balık avlamayı istiyorsan ve buna zamanın da varsa; önce nerede durduğuna bak! Misinanın ucunda bir sinek oltası, ucunda yem parçasıyla timsah avına çıkmanı kim mazur görür?
*
Bulutların arasındaki koca bir uçak gibisin! Uçuyorsun; ama sanki dümenin bozuk ve zemine konmak için tekerleklerinin olduğundan bile emin değilsin... Üstelik yakıt seviyeni sen de bilmiyorsun, ben de bilmiyorum!
Yerde olanın düşmesi sadece biraz can acıtır, peki yüksekten düşenin hali ne olur?
İnsanlar uçmayı merak eder, ama sen konmayı öğret; öğretmeden önce de kendin öğren! Tehlikenin farkında ol!
Bu kadar söz yeter sanırım... Anlayacak olan anladı, niyeti olmayan zaten anlamayacak! Ne kadar yazsam, sadece örnekler çoğalacak.
Her zaman seni kayırmak; bana bir mecburiyet değil. Annen ve kardeşin ve amcan doğruyu söylemiş, söz dinle!
*
Yine de aklım almıyor! Daha dün bir emsalsiz hazine bulup topraktan çıkarmış olan sen; nasıl olur da gidip pis bir bataklıkta eşelenirsin!..
Şimdi, sen... Dünya güzeli bir tavus kuşu gibi, eğ başını önüne de kapkara olmuş ayaklarını seyret!
Pislik bile olsa gözükmez, sıçanların üzerinde...
Fakat prensesin eteğinde, maazallah olsa bir zerre çamur,
Konuşulur, söylenir ve yankısı yedi cihandan duyulur!..

Stop
Muammer Erkul
11 Ocak 2008 Cuma
Türkiye Gazetesi

Nazânıma mektuplar -2-

Gönlüne sağlık; yazdıklarını okudum...
Beni düşünerek; çok hoşa gitmesi mümkün, övgü dolu satırlar yazmışsın ve hatta bunları yayınlamışsın...
Neden bilmiyorum, içim hiç kıpırdamadı. Sadece, öylesine baktım; okudum, yazı bitti ve tuhafı; şimdi sana bunları yazarken bir tek satırını bile hatırlamıyorum...
Bunun birkaç sebebi olabilir:
Birincisi; yazdıklarında samimi değilsindir... İkincisi; övmelerinin benim için önemi yermelerinden farksızdır... Üçüncüsü; bedenlerin içindeki can gibi, veya bulutların içindeki şimşek gibi, yahut ıslak bir kara kömürün içindeki sıcaklık gibi; bana ait olan cümlelerimin içindeki kıymetli manalar benden değildir!..
*
Şunları bilmeni istiyorum ki; insan, yol lambasını sever... Öyle sanır...
Fakat asıl sevdiği o değildir. Gördüğü odur sadece, yani ulaşabildiği odur!
Dolayısıyla yanılgısı da bundan, yani kârı da zararı da aynı sebepten olabilir o insanın.
Hâlbuki odasındaki lamba ile elektriğin kaynağı arasında hiç görmediği, hiç bilmediği neler, niceler vardır; bunu hatırlamaz bile insan...
*
Ben sana kaş çatsam, patlamış bir ampul gibi atıverirsin beni çöpe, bilirim...
Çünkü insan sevgisi geçicidir. İnsanoğlu bugün över, yarın söver; o böyle yaratılmıştır!
Bu garip değil ki... Senin ışıman ve ısınman lazım, aydınlanman ve üşümemen lazım, evindeki cihazların çalışması lazım; ihtiyacın olan bu...
İnsan böyle yaratılmıştır, zayıf, değişken, vefasız yaratılmıştır...
.....
Yol lambalarına bakmayı öğren!
İnsanları gör, ama asıl “arkalarını” görmeye çalış...
O zaman ne kendini yıpratırsın “elektriğin kesildiğini” sandığın zaman, ne çevreni, ne beni...
*
Yani ben değilim sana lazım olan...
Senin ihtiyacın;
Benden gelene!..
Bugün yarısını anladın... Yarın da diğer yarısını anlayacaksın! Ama bil ki; iyi bir şeyler söyledim! :)))
*
Dur hele... Sadece iltifatlara bakıp bütün satırlarıma sarılma... Biraz bekle. İyi bak... Kucakladığın pamuk çuvalının içindeki iğneleri de gör, çuvaldızları fark et...
İşte ancak ondan sonra; yani, işine gelmeyen sözlerimi de, işine gelenler kadar şevkle alıp canına bastırdığın gün, belki adın cânan da olur!
.....
Not: Bu köşe, 1994 senesinin Temmuz ayında başlamıştı. O günden bu yana binlerce yazı yayınlandı bu köşede. Fakat bu yazıların belki on misli kadar da mektup yazmışımdır; belki şu an beni unutmuş çok kimseye. Hâlâ da yazıyorum. Çoğu kayboldu o mektupların, bir kısmı sahibine bile ulaşamadı, ziyan olup gitti. Elimde kalanlardan bazılarına baktım ve fark ettim ki; onlar sadece bir tek kişi için yazılmış değiller. Çünkü okuduğum zaman yine/yeni bir şeyler anladım... İşte onlardan bazılarının bir iki yerlerine dokunup burada yayınlasam acaba sıkılır mısınız?

Stop
Muammer Erkul
10 Ocak 2008 Perşembe
Türkiye Gazetesi

Nazânıma mektuplar

Tarihsiz...
Bildiğim bu kadardı... Zaten bunları sana, günün birinde başkasından duyma, diye anlatmıştım.
Sakın bu konuyu tekrar sorma... İlgilenmediğim şeyler anlatıp, onlar hakkında beni hesaba çekmeye çalışıp, sonra cevaplarımdan dolayı küsüp, kendinin de benim de günlerimi zehir etme. Çünkü bunlar kafamda kaldıkça diyorum ki kendime: Bütün nazı bana!..
Geçen gün “O insanların her hâli sana zarar. Bunu biliyorsun da neden hâlâ ilgileniyorsun, çıkar onları hayatından!..” Dedim. İşte bunun için günlerin ve günlerim zehir oldu, bize yazık değil mi?
Ey Nazdârım;
Acaba benim kadar bunaldığın hiç oldu mu?.. Tartışmak için değil, onların “kumaşını” bildiğim için yaklaşmamanı istiyorum... Evet, her sözümü yapıyorsun; ama önce direndikten sonra, zaman geçtikten, ikimiz de tükendikten sonra!.. Ben işte bunları yaşamayalım diye konuşuyorum. “Şunlara dokunma ki pis kokmasın elin” diyorum! O gün de konu buydu. Çünkü yine kulağını, gözünü, zihnini kokutmuştun onlara sürünerek ve kelimelerimiz onların pis kokularıyla dolmuş, sohbetimiz kirlenmişti!
Bana, örnek verdiğim insanlar gibi davranmamı söylüyor, benden evliya sabrı bekliyorsun... İyi de ben kimim? Ben ki, kendim bile kendimin; deniz, yosun, balık, tütün, nem ve küf kokusuna bulanmış bir kayıkçı olduğumu biliyorum ve seni, şu akan çamurlu deryanın karşısına geçirmek istiyorum sadece! Yoksa köleden efendi tavrı, kürekçiden kaptan olgunluğu mu bekliyorsun?
Yorgunum. Dün geceden uykusuzum; sabahın 03’ünde yatmış ve üç buçuk saat sonra kalkmıştım. Bu sabah da yine erken kalkıp hastaneye uğrayacağımdan yatmak istiyorum.
Dualarımdasın ve dua bekliyorum. Hayırlı geceler...
*
Geri gönderiyorum. Fakat şu bana yazdıklarını, okuma; seyret... Kendi mektubunu sadece SEYRET... İşte bu mektup, kelime olarak değilse de “görüntü olarak” birkaç gün zihnimde gezecek; yazık değil mi bana?
Senin için açtığımda posta kutumu; bana senin adresinden, senin isminden, ara sıra da olsa güzel satırlar gelse ya... “Ben iyiyim” desen, sevinsem, sonra ben de sana güzel bir şeyler söylesem ve sen daha da iyi olsan ya...
Suçlamak değil bunlar; anlatmaya çalışıyorum: Senin kendi sıkıntıların bir yana, bir de başka erkeklerin, kadınların isimlerini, işlerini, sözlerini duymak istemiyorum... Ne yaparlarsa yapsınlar, bize ne! Tibet’teki bir adam yahut Şili’deki bir kadın kadar uzak olsunlar sana da, bana da...
Şimdi ben kızıyor muyum sana?.. Kızdığımı düşünüyorsan, evet kızıyorum; ama şefkat gösterdiğimi, sevdiğimi düşünüyorsan, evet aynen öyle oluyor...
Bunu anladığın gün... Beni anladığın gün; seni öpüp başıma koyacağım!
Bana bundan sonra ağlayan suratlar, kızgın işaretler gönderme... Ya gülerek yaz kelimelerini veya gülümseyebildiğin zamana kadar yazma!
Benim de bir yüreğim olduğunu anladığın gün, göreceksin ki seni nasıl “bir çiçek gibi” yakama takacağım!

Stop
Muammer Erkul
06 Ocak 2008 Pazar
Türkiye Gazetesi
 

2009 ·Vefâ Arşivi by TNB